top of page

Yılın Kitapları • 2023 • II. Kısım

Geçen yıl ilkini gerçekleştirdiğimiz yılın kitapları soruşturmasına bu yıl da aynı şekilde devam ettik. Yayıncılardan, editörlerden ve çevirmenlerden, 2023'te çevirdikleri, yayıma hazırladıkları ya da yayın programına seçtikleri kitaplar arasında en önemli bulduklarını, onları en etkileyen veya onlara en iyi gelen kitabı anlatmalarını istedik.


Yıl boyu çalıştığımız kitapları gözden geçirmeye, iyi bulduklarımızı paylaşmaya, birbirimizin çalışmalarından, basılan, basılmak üzere olan kitaplardan haberdar olmamıza vesile olan soruşturmamız iki kısım halinde yayında.


Katkıda bulunan herkese çok teşekkürler; katılamayanlarla seneye buluşmayı, unuttuklarımızın bizi affetmesini, henüz tanışmadıklarımızla güzel vesilelerle karşılaşmayı diliyoruz. 


İyi okumalar!


 


İkinci Kısım • Katılımcılar










 


Mehmet Akif Memmi


Quis ut Deus: Orta Çağ Felsefesinde Bir Model Olarak Tanrı

Şeyma Kömürcüoğlu

Paradigma Yayınları




“Ah, düşlerken bir tanrıdır insan,

düşünürken ise bir dilenci...”

Hölderlin, Hyperion, StA 3:9




2023 yılına dönüp baktığımda heyecanla üzerinde çalıştığımız birçok kitap olduğunu gördüm, bu sebeple bir tanesinde karar kılmak kolay değildi. Ancak Şeyma Kömürcüoğlu tarafından kaleme alınan Quis ut Deus: Orta Çağ Felsefesinde Bir Model Olarak Tanrı kitabının başından itibaren bende özel bir yeri olduğunu söyleyebilirim. Dosya önüme ilk geldiğinde metnin ne kadar titiz ve özenli olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum. Çok niş sayılabilecek bir konu hem ilgi çekici hem de sade ve anlaşılır bir dil ile yazılmıştı. Bölümlerin başında yer alan genel çerçeve ve literatür değerlendirmesi kısımları okuma tecrübesini zenginleştiriyordu. Kendimi sayfaları heyecanla çevirirken ve konunun içine çekilirken bulmuştum.


Eser bu zamana kadar çok da rağbet görüp çalışmalara konu olmamış bir konuyu, Tanrı’ya benzeme fikrini ele alıyor ve bu fikrin Platon ve Aristoteles’ten İslam ve Batı Ortaçağ’ının temel felsefi metinlerine nasıl intikal ettiğini ve dönüştüğünü inceliyor. Sorduğu sorular ise şunlar: “Kendine koyabileceği en makul ahlaki hedef ‘daha iyi bir insan olmak’ olan insanın, bunu Tanrı’yı örnek alarak yapması ne kadar insanidir? Bir insan daha ahlaklı, daha iyi ve daha mutlu olabilmek için Tanrı’yı model almak zorunda mıdır?” Başlıkta yer alan Quis ut Deus (Tanrı gibi olan kimdir?) ifadesi de işte bu temel soruya işaret ediyor. Tanrı’ya benzeme fikrinin bin yılı aşkın bir süre boyunca izini süren bu çalışma ile siz de bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Bu yolculuk boyunca Platon ve Aristoteles’ten başlayarak İskenderiyeli Philon, Aziz Augustinus, Thomas Aquinas, Kindî ve Farabi gibi büyük isimler size eşlik ediyor.


Kitabın sene sonunda TÜBA-TESEB ödülü kazanması yayınevi olarak bizi çok mutlu etti. Bir kavram arkeolojisi niteliğindeki bu eserin okuyucular tarafından da hak ettiği değeri görmesi ve heyecanla karşılanması dileğiyle...





Mert Tanaydın


Yuva

Judith Hermann

çeviren Anıl Alacaoğlu

Sia Kitap



2023 zor bir yıl oldu. Özellikle Şubat ayında ülkenin kaderi bir kere daha muazzam sarsıntılarla değişti. İzmitli biri olarak, doğal afet ve toplumsal felaket hiç de yabancısı olmadığım melanetlerdi zaten, neredeyse çeyrek yüzyıl geçtikten sonra bir arpa boyu mesafe katedilmediğini görmek, herkes gibi beni de sarstı, yer yer yılgınlığa düşürdü.


Tesadüfen o ay normal bir ritimle yayına hazırladığım kitaplardan biri, Judith Hermann’ın Yuva’sı Anıl Alacaoğlu çevirisiyle Sia Kitap’tan yayımlanmıştı. Son yıllarda birçok kitabın bir tür “bildiğimiz dünyanın sonu” temasıyla yazıldığını hissederdim, bu roman da bir bakıma öyle: Almanya’nın kuzeyinde bir sahil beldesinde, turistlerin artık gittiği kış mevsiminde de yaşamak üzere, küçük bir kulübeye çekilen bir kadının hikâyesi söz konusu; ağabeyinin barında çalışan, komşusuyla dostluk kuran, rasgeldiği bir erkekle birlikte olan, geride bıraktığı dünyanın sonunu bekleyen kocasıyla ve dünyayı dolaşan kızıyla uzaktan iletişim sağlayan bir kadının.


Kitabı yayına hazırlarken aklıma Douglas Coupland’in X Kuşağı romanı geliyordu, hayatın kıyısına çıkmış genç insanların dostane konuşmalarıyla felaket atmosferlerinde oyalandığı bir kitaptı Coupland’in romanı da. Hermann da tipik bir X kuşağı bana kalırsa, hem konforlu bir dünyanın çocuğu hem de ömrü boyunca dünyanın teknolojik olarak gelişmekle beraber insani olarak trajedilere yuvarlandığını görmüş biri. Depresyon gibi psikolojik haller, özgün ve özgür ilişkiler, bol bol kültürel referans (Aki Kaurismäki’nin Kibritçi Kız filmi, Gerbrand Bakker ve Richard Yates kitapları, Johnny Cash müzikleri), maddi kazançlar yerine içsel arayışlar benim de dahil olduğum bir kuşağın önemli bir kısmına hem aşina hem de hoş gelecektir. Ama aynı zamanda bir yerin nasıl bir yuvaya dönüştüğünü, tıpkı bir hayvan gibi bir insanın elindekilerden kendine bir yuvayı maddi ve psikolojik olarak nasıl inşa edeceğini gösterip çağrıştırarak sorgulatan bir kitaptı Yuva.


Talihliyim ki, Alman edebiyatının iyiden iyiye parlayan yıldızı Judith Hermann’ın, bu sefer İlknur Özdemir’in incelikli çevirisiyle, bir başka kitabı Sadece Hayaletler, Ötesi Yok’u da yıl bitmeden yayına hazırladım. Böylece Hermann’la Coupland benzerliğini kendi adıma teyit ettim: İmgeselliği kuvvetli çeşitli ıssızlık coğrafyalarında (Nevada çölünde hayaletli bir yol kenarı otelinde, İzlanda’da Kuzey ışıklarının altında, Norveç’te bir festival sonrası Tromsø şehrinde, Venedik’in turistik meydanları ve kanallarının kalabalığının ortasında, Çekoslavya’nın çöküşünün akabinde Kundera’nın romanlarını anıştıran Karlovy Vary (Karlsbad) kaplıca kentinde, vb.) karakterlerini dostluk, aşk, aile ilişkileri meseleleriyle dolaştırıp duran Hermann’ın öykülerini de yayına hazırladığım için mutluyum. Bir gün Coupland’in en az bir metnini de yayına hazırlamak isterim. Böylece bildiğim dünyanın sonundan sonra da bildiğim bir dünyada kalmaya devam edebilirim.




Merve Akıncı Almaz


Vulgar Viking 3 Korkunç Okul Gezisi

Odin Redbeard

çeviren Fatih Erdoğan

resimleyen Sarah Horne

Kronik Yayınları



Yayıncılık piyasasına gireli on yıl oldu. O zamandan bu yana pek çok yetişkin kurgu/kurgudışı metin çalıştım. Yetişkin kadar yoğun olmasa da pek çok YA (genç yetişkin) dosya da geçti elimden. Çocuk kitapları hep ilgi alanımdaydı. Çocuk kitaplarının sadece çocuklara yazılmadığına inananlardanım. Genelde bu tür işleri takip etmeye çalışırım elimden geldiğince. Nihayet işin içine de girmiş olmak beni çok mutlu etti ama "Vulgar Viking" serisi bu coşkumu daha da taçlandırdı.


Aslında 6 kitaplık bir seri. İlk 2 kitabı yine 2023 yılında yayımlanmış. Her bir kitap ayrı ayrı şahane. Ancak ben 3. kitapta dahil oldum seriye. Dolayısıyla bu sene benim için en özel ve en keyifli iş Vulgar Viking 3 Korkunç Okul Gezisi oldu. Her çocuğun –ve bence yetişkinin de– kahkahalarla okuyacağı çok eğlenceli bir seri. Vulgar inanılmaz haylaz, zeki, cesur ve espri dolu bir karakter. Tabii biraz da talihsiz. Maceralarını bu kadar komik ve eğlenceli kılan da bu elbette.

Odin Redbeard oldukça başarılı bir atmosfer yaratmış. Kitabı okuduğunuzda –görseller olmasa bile– Uyuntu Köyü’nü de, karakterleri de gözünüzde kolaylıkla canlandırabiliyorsunuz. Her şey çok canlı. Sarah Horne’un başarısı da burada devreye giriyor. Gözünüzde canlandırdığınız dünyayı aynen karşınızda buluyorsunuz onun çizimleriyle. Bu açıdan seriyi özellikle başarılı buluyorum.


Bir de bence en çok dikkat çeken yanı, kurgusal bir dünya olsa da, yazarın özellikle çocuk karakterleri çok gerçekçi bir şekilde sunması bize. Yani her şeyin ve herkesin mükemmel, kusursuz olduğu bir ütopya sunmamış okura. Her ebeveynin hayalindeki, bugün “proje çocuk” dediğimiz o hatasız, eksiksiz, mükemmel çocuklar değiller. Kimi zaman nobran ya da gereğinden fazla haylaz, kimi zaman başını bile isteye belaya sokan ya da yetişkin sözü dinlemeyen, temizliğe ya da kurallara da karşı çıkan çocuklar yaratmış. Ancak her şeyin bir arada yaşandığı ve çözüldüğü; aile olmanın, arkadaşlığın altının defalarca çizildiği sevgi dolu bir evren. Hiçbir şeyin salt veya planlı bir kötülükle yapılmadığını, bu kitap özelinde de “sadece çocuk” olmanın gösterildiğini söyleyebilirim.


Üstelik Redbeard bunları çocukları ve bence artık biz yetişkinleri de kendinden uzaklaştıran didaktik bir üslupla, mesaj verme kaygısıyla yapmıyor. Birilerinin bize parmak salladığını, kurallar ve doğrular dayattığını görmüyoruz örneğin. Bunu çok değerli buluyorum. Bu nedenle hem çok sevdiğim çocuk kitaplarının artık sadece okuru değil, editörü de olduğum hem de bu serinin yayımlanma sürecine katkıda bulunduğum için çok mutluyum.





Müge Sökmen


995 km

Murathan Mungan

Metis Yayınları




2023'te Emine Bora ile birlikte yayıma hazırladığımız Murathan Mungan'ın 995 km romanının sadece bu yılın değil, Metis tarihinin en önemli kitaplarından biri olduğunu düşünüyorum ve böyle bir romanı yayımlamış olmaktan onur duyuyorum.


Bu ülkede hiçbir şey sadece kendisinden ibaret değil. Acı tarihimizin gölgesinin sızmadığı tek bir alan yok, edebiyat da sadece edebiyattan ibaret değil. Bir yazar bu durumda iki türlü tavır alabilir. Ya hiçbir şey yokmuş, hiçbir şey olmamış, olmuyormuş gibi yapar ya da geçmişin unutuluşa terk edilmemesi için bir kazı işine girişir.


Hakkı verilerek yazılmış bir edebiyat yapıtı, okurun yüzleşmekte zorlandığı konular karşısında cesaret kazanmasını da sağlar. 995 km tartışılmaz edebi değerinin yanı sıra bir yazar ahlakını / inadını göstermesi bakımından ayrıca kıymetli. Muktedirden yana olanlara uygulanan cezasızlığın tarih boyunca kuşaktan kuşağa aktarıldığı, yakın tarihin unutturulmaya, gözlerden silinmeye çalışıldığı, tahrif ve inkâr edildiği, haysiyetin küçümsendiği bu yer ve çağda Murathan Mungan, okurunun gözünün içine bakan ve okurundan da aynısını yapmasını isteyen bir yazar. Yazdıklarının sorumluluğunu alan, riskini bilen ve bundan kaçınmayan biri. Geçmişte kalmış olsa da gerçeğe bakma cesareti gösteriyor, hakikati arıyor, ona şimdide yer açmaya çalışıyor. Moda değilken hatta artık “şık" bile sayılmazken yapıyor bunu. Uzun yazarlık serüveninin köşe taşlarından biri diyebiliriz 995 km için.


Faili meçhul kalmış bir cinayeti, katilin bakış açısından, onun kelimeleri, onun tercihleri ile okuyoruz bu kara polisiyede. Adım adım, an an anlatıyor. Her roman kahramanı, görünen görünmeyen, hissedilen hissedilmeyen bir biçimde okurundan bir miktar “bağ” da talep eder doğası gereği. Romandaki beklenmedik başkahramanla bu bağı kurmaksa hiç kolay değil. Bıçak sırtı bir işi son derece başarılı bir şekilde yapıyor Mungan bu romanda: Katili duyuyoruz ve görüyoruz. Gerisi bize kalmış...




Nazlı Berivan Ak


Serseri

Intan Paramaditha

çeviren Deniz Erkaradağ

April Yayınları



2019 Londra Kitap Fuarı. Kültürlerarası Sohbetler köşesinde “Masallara Feminist Bakış” başlıklı bir oturum düzenleniyor, konuşmacılar Intan Paramaditha, Clara Ng ve Kirsty Logan, moderatör Catherine Taylor. Endonezyalı yazar Intan Paramaditha edebiyata bakışını, kendi maceranı kendin yarat tekniğiyle kaleme aldığı romanını anlatıyor. Hem macera tüneli kitaplarını hem de yetişkinlikler için aynı teknikle yazılmış Şahane Hatalar serisini hazırlayan editör olarak notumu alıyorum, kitabın adı the Wandering.  


Aynı gün English Pen etkinliğinde Endonezya’da Gentayangan ismiyle yayınlanan romanının İngilizceye tercüme edilme hikâyesini anlatıyor Paramaditha. Stephen Epstein’in çevirisini çok beğenmiş, kitabın İngilizcedeki yolculuğunun nerelere ulaşacağını merak ettiğini söylüyor, sınırların olmadığı bir dünya ancak çeviriyle mümkün diyor. 


Fuar sonrası vakit kaybetmeden ajansından romanı incelemek üzere istiyorum, elimde edebiyattan bir matruşka var, yazarın yönlendirmeleri ve sayfa sonunda okura bıraktığı tercihlerle sayfadan sayfaya geçiyorum. Daha ilk sayfadan maceranın içine çekiyor okuru Paramaditha. “Kök saldın, artık yosun tuttun. Oysa sıkıcı hayatını değiştirmek için her şeyi yapmaya hazırsın, dünyayı keşfetmek istiyorsun. Tam da bunun için İblis Âşık'la Faust’tan ödünç aldığın bir anlaşmaya çoktan imza attın. Seni uyardı, sonra da bir çift topuklu kırmızı ayakkabı hediye etti. Artık nereye istersen gidebilirsin. Hem iyi kızlar cennete, kötü kızlar gezmeye gider, değil mi? Bir turist ya da kaçak göçmen, kutsal bir anne ya da bir seri katil, hepsi olabilirsin. Dahası yol boyunca sana müthiş hikâyeler anlatacak yolcularla karşılaşacaksın. Yollarınız kesişip ayrıldıkça, hepimizin öyküsünün bir olduğunu anlayacaksın.”


Sayfalar arasında ilerledikçe Endonezya tarihinin kara lekesi komünist katliamını okuyorum, Suharto darbesini, 1998 kitlesel eylemlerini. Sadece Endonezya’nın değil tüm dünyanın kanlı masalları, yükselen muhafazakârlık, neo-otoriterlik, göçmenlik, aidiyet kara mizahla anlatılıyor; gezginliğe, göçebeliğe, arzunun ve yolun politikasına, özgürlüklere ve sınırlara dair müthiş bir kitap bu. Calvino'nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu'suyla akraba, Oz Büyücüsü’yle, Flanöz: Şehirde Yürüyen Kadınlar’la, Faust’la. Aynı gece Türkçe çeviri hakları için teklifi gönderiyorum, devamında çeviri ve editörlük süreci başlıyor, aylar süren çalışmamızdan geriye mektuplar ve notlar kalıyor.


Araya farklı kitaplar, projeler, hayat giriyor ve sonunda bu yılın İstanbul Kitap Fuarı’nda Serseri’yi Deniz Erkaradağ çevirisiyle okurlarla buluşturuyoruz, hemen yanına Avni Doshi’nin Yanık Şeker’ini, diğer yanına Şahane Hatalar serimizi diziyoruz. Intan Paramaditha kadar güçlü bir sesi sonunda Türkiye’deki okurlarla buluşturduğumuz için mutluyum. Fareler şehrine, Tijuana sınırına, Harlem’deki kirli kiliseye, Masumiyet Müzesi’ne ya da Cakarta’daki gürültülü camiye tuhaf bir taksiyle ya da tekinsiz bir trenle gidelim, ölüsüyle dirisiyle edebiyat dünyasından yol arkadaşlarımız da bize eşlik etsin derseniz rehber Intan Paramaditha, pasaport Serseri.



Nihal Ünver


Sorya’yı Kurtarmak: Chang ve Malaya Ayısı

Trang Nguyen

çeviren Nihal Ünver

resimleyen Jeet Zdung

Dinozor Çocuk



Bu çizgi romana yakın tarzda hazırlanmış, gerçek yaşam hikâyesinden esinlenilmiş resimli çocuk kitabı 2023 yılında yayıma hazırladığım kitaplar arasında beni en çok etkileyen eser oldu.


Kitabın yazarının küçücük bir kız çocuğuyken karşılaştığı bir olaydan yola çıkarak aldığı bir kararı anlatıyor bu hikâye. Bu ilham verici hikâyenin en çarpıcı yanı ise bu otobiyografik kurgunun kahramanı Chang karakterinin yaşadığı toplumun tüm önyargılarına kulağını tıkayarak vahşi yaşam koruyucusu olma kararını hayata geçirmesi oluyor.


Chang bir gün okul yolundan evine giderken zavallı ayıların safralarının tıpta kullanılmak üzere eziyetle çıkarılmasına şahit olur ve o andan itibaren bu hayvanları kurtarmaya yemin eder. Nihayetinde uluslararası bir örgütte gönüllü olur ve ona ormanda yaşamayı öğretmesi için kamptan kurtarılmış bir yavru ayı emanet ederler. Chang, Sorya’yla birlikte orman orman gezer ve annesiz büyümüş yavrunun güvenle yaşayacağı bir yuva bulmaya çalışır. Avcıların olmadığı, kentsel dönüşüme girmemiş, yıkıma uğramamış bir orman… Chang Sorya’ya en uygun ormanı bulduğunda mutlu olur ve onun tek başına hayatta kalmasını sağlayacak olan yetilerini geliştirmesi için olağanüstü bir çaba gösterir. İlk başlarda ormanda Chang’ın yanından ayrılmayan Sorya, sonunda kendi türünden bir karşı cinsle tanışır ve ormanı daha çok yuvası bellemeye başlar. Ve nihayetinde bir noktada Chang Sorya’yı asıl evi olan ormanda bırakıp ona veda etmek zorundadır.


Yavru ayı Sorya ve kararlı kız çocuğu Chang’ın duygu dolu ve maceralı ilişkisini anlatan bu hikâye doğa katliamları, hayvan kıyımları ve kaçakçılığı gibi günümüzün ihlallerini sorgulatıp bunların önlenmesine yönelik verilen çabaların insanlık için çok kıymetli olduğunu anlatmakla beraber Chang karakteri üzerinden toplumsal cinsiyet rollerini de sorgulatıyor ve çocuk okurların bu konu üzerinde konuşmasına ve tartışmasına olanak sağlıyor.




Nihan Özyıldırım


Zenon

Marguerite Yourcenar

çeviren Müntekim Ökmen

Kırmızı Kedi Yayınları

Marguerite Yourcenar'ın Zenon'unu ilk kez yirmili yaşlarımda okumuş ve tabii ki çok etkilenmiştim. Üzerine bir de Hadrianus'un Anıları’nı okuyunca iyice çarpıldım. O gün bugündür Yourcenar'ın yazdığı her şeyi iştahla okudum. İşte bu yüzden, Müntekim Ökmen'in daha önce 1985'te Adam Yayınları tarafından yayımlanmış o güzel çevirisini yeniden yayına hazırlayacak olmak bende ayrı bir heyecan yarattı.

Zenon her cümlesi, her kelimesi çok zengin bir anlam dünyasına açılan, müthiş bir düşünce derinliği taşıyan bir metin. İnsan olmanın hallerine ve hakikatine dair uzun bir tefekkür. Belki biraz Immanuel Kant'ın üzerindeki yıldızlı gökyüzü ve içindeki ahlak yasası gibi; tekrar tekrar ve daha derin bir bakışla üzerinde düşündükçe daha da büyük bir hayranlığa kapılıyor insan. Her ne kadar 16. yüzyılda, tarihsel bir dekorda geçiyor olsa da zamandan ve mekândan azade olarak, aslında yüzyılların akışının yarattığı –bize kimi zaman olağanüstü gelen– farka ve coğrafyaların belirlediği çeşitliliğe rağmen çok da değişmeyen insan doğasının, ruhunun, zihninin kıvrımları arasında dolaşıyor kitap. Üstelik tam anlamıyla érudit bir roman; anlattığı dünyanın kültürüne, tarihine, zihniyetine, siyasetine, diline, dünya algısına tam anlamıyla hâkim. Zaten bunca etkileyici olmasının sebeplerinden biri de bu.


Benim için editör olarak da çok öğretici bir tecrübeydi. Kitabı yayına hazırlamak, okur olarak kitapla kurulan ilişkiden elbette epey farklı. Karşımda bir yandan büyük bir yazarın büyük bir eseri vardı, diğer yandan çevirmenin kendine has buluşlarla, üslup incelikleriyle dolu ve yazarın sesini Türkçede aksettiren çevirisi. Bunun yanında Avrupa ve Hıristiyanlık tarihine, antik dünyaya yüzlerce referans. Yaptığımız işte nasıl da öğrenmenin sonu olmadığını; yıllardır üzerinde çalıştığımız bir dil ve gayet başarılı bir çeviri söz konusu olduğunda bile metnin nasıl tuzaklarla dolu olabileceğini bir kere daha hatırlattı.


Kitabın sonunda “Zenon’un Not Defterleri” ve “Yazarın Notu” adlı iki ayrı bölüm bulunuyor. Bunlardan ilki 1985 tarihli baskıda yoktu, bu edisyonda bu bölümü de (Ebru Erbaş çevirisiyle) metne ekleyerek bir eksiği tamamlamış olduk. Bu notları, yazarın romanını yazarken aklından geçenleri, kafasını kurcalayanları, bazı tercihlerinin sebeplerini, romanına kendi bakışını okumak da romanı okumak kadar zevkli.


Son olarak, kitabın Fransızca adı, Türkçeye “siyah eser” olarak çevrilebilecek L’Œuvre au noir. Romanda epey bahsi geçen simyada, felsefe taşının oluşturulması sürecinin ilk ve en zor, en sancılı aşamasının adı; maddenin çözündüğü, unsurlarının ayrıştığı aşama. Zihinsel ve ruhsal bir dönüşüm süreci anlamıyla simyada ise, daha üst bir aşamaya ulaşabilmek, özgürleşebilmek için zihnin kendisiyle yüzleşmesini, insanın bedeninin ve egosunun zincirlerinden ayrışmasını sembolize ediyor.




Oğuz Tecimen


Bir Kâşifin Felsefesi

ve

Yürümek

Erling Kagge

çeviren Oğuz Tecimen

Kolektif Yayınları



Bu ikiliyi 2021’in yaz ve güz aylarında çevirip yayınevine teslim etmiştim. Ancak bu yıl yayımlandı. Bu yıl yayına hazırlanırken, aradan epey vakit geçtiği için (ve mükemmeliyetçilik manyaklığımdan) tekrar elden geçirdim çevirileri. Dolayısıyla bu yıl (da) üzerinde çalıştığım metinler.


Kagge’nin ilk okuduğum kitabı Gürültü Çağında Sessizlik’ti. 2020 yılının bitmesine günler kala karlı bir kış günü okumuştum. Pandemi zamanıydı. O dönem dışarıdaki istikrarlı ıssızlığın verdiği huzur bir yana, evde sabah akşam durmadan yaptığım çoklu işler (dergi/kitap editörlüğü, çeviriler, idari işler...) nedeniyle kafamın içinde hüküm süren bir uğultu da vardı. Karantina yalıtılmışlığındaki aşırı iletişimin ve sanal etkileşimin de payı var bunda. Hasılı kitabı okuduktan yaklaşık bir hafta sonra, uzun yıllardır çalıştığım –ve yaşadığım– yayınevinden muhtelif sebeplerle ayrıldım. Böyle art arda gelmesi tesadüf müydü bilmiyorum ama Kagge’nin “dünyayı dışarıda bırakmak”la ve kendini sessizliğe teslim etmenin dönüştürücülüğüyle ilgili söyledikleri içimde yer etmiş olmalı.


İşten ayrıldıktan sonraki bir yılı serbest çalışarak geçirdim. O ara Kolektif’in o zamanki yayın yönetmeni Eda Çaça’yla nasıl kitaplar için çalışabiliriz diye konuşup yazıştık. Ve talih: Eda bana Kagge’yi önerdi. Sonra önerdiği kitabı belirtmeden Yürümek kitabının dosyasını gönderdi. Ben de kitabı hemen okudum ve havalara uçtum. Kitapla ilgili vır vır yazdım ona. Birkaç mailleşmeden sonra anladık ki meğer Eda’nın yayımlamak istediği kitap Bir Kâşifin Felsefesi’ymiş ve yanlışlıkla Yürümek’in dosyasını göndermiş. Bunun üzerine Bir Kâşifin Felsefesi’ni de okuyup bir daha havalara uçtum. Ama Kolektif’te yürümekle ilgili zaten epey ilgi gören bir kitap olduğundan tereddüt edilmiş Kagge’nin Yürümek kitabını da yayımlamaya gerek var mı diye. Ben de bu iki kitapla birlikte Kagge’ye iyice hayran olunca ısrar ettim ve iki kitabı da çevirmem konusunda anlaştık.


O ara bol bol zamanım da olduğundan bu iki kitabı yaya yaya, tadına vara vara, etraflarını destekleyici okumalarla donatarak çevirdim. Kitaplar aslen Norveççe yazılmış olsa da İngilizce edisyonlarda güncellemeler ve düzenlemeler yapıldığından yazarın ve ajansının talebiyle çeviride bu edisyonlar esas alındı; hani ara dilden çeviri diye bir kayıp var gibi düşünülmesin, İngilizce edisyonlar yazarın denetiminden ve onayından geçmiş. Ama ben yine de acaba nasıl değişiklikler ve düzenlemeler yapılmış diye Norveççe metni de İngilizcesiyle karşılaştırarak kontrol ettim sık sık. Bu sayede çeviride metni incitmeyecek inisiyatifleri nerelerde alabileceğimi ölçtüm. Nihayetinde hayatımda en sevdiğim ve en çok keyif aldığım çeviriler oldu. Editörüm Çiğdem Şentuğ’un yerinde önerileri ve titiz çalışmasıyla da sağ salim tamamına erdiler. Sonra Eylül ayında İTEF kapsamındaki İstanbul ziyaretinde Kagge’yle tanışma ve sohbet de bonus oldu.


Şimdi, “Eee, kitapların kendisinden hiç bahsetmedin?” diyebilirsiniz. Evet, bu kitaplarda bulamayacağınız (ve genelde sessizliğe gömülen) hallerden ve koşullardan bahsetmek istedim. Gelgelelim bu kitapları nevi şahsına münhasır kılan, bana kalırsa, söyledikleri kadar söylemedikleri de – oluşuna bıraktığı boşluklarla, bir sessizlik üslubuyla dünyayı ve hayatı yürümeleri ve anlatmaları.





Özge Çelik


Hayat Zor (Life is Hard)

Kieran Setiya

çeviren Özge Çelik

Koridor Yayınları'ndan çıkacak




“Hayat zor arkadaşlar,” diye söze başlıyor Setiya. Her şeyin dört bir koldan sanki daha önce hiç olmadığı kadar bastırdığını hissetmeye başlayınca yazmaya karar vermiş bu kitabı. Hayatta karşılaştığımız sıkıntıları ele alıyor, bunlarla baş etmeye çalışırken felsefeden nasıl yararlanabileceğimize odaklanıyor.


Ahlak felsefesi adının işaret ettiği ahlaki yükümlülüklerden ibaret değildir. Nasıl yaşayacağımız gibi önemli bir meseleyi de ele alır, yani pratik bir amacı da vardır. Tarihin büyük bölümünde felsefi etik ile insanın kendini geliştirip gerçekleştirmesi iç içeydi. Nasıl yaşayacağımızı felsefi açıdan düşünmenin hayatlarımızı iyileştireceği düşünülüyordu. Ancak ahlak felsefesi kapsamındaki birtakım tarihsel eğilimlere yönelik bir eleştirisi var Setiya’nın: Neden genelde ideal bir hayata yoğunlaşıp hayatın zorlukları gözardı edilir? “Durum bu: Bizi hayatta en iyi olana odaklanmaya sevk eden ama aynı zamanda hayatın türlü şekillerde zor olduğunu kafamıza vura vura öğreten bir geleneğin mirasçılarıyız,” diyor. Bu yüzden bırakın gözardı etmeyi, acının tam gözünün içine bakmalıyız.


İki noktanın altını çiziyor Setiya. Birincisi, mutlu olmamız iyi yaşadığımız anlamına gelmez. Zaten asıl amacımız da mutluluktan ziyade elimizden geldiğince iyi yaşamak olmalı. İkincisi, iyi yaşamak, şahsi çıkarımızı adaletten veya kendimizi başkalarından ayrı tutmamak demektir. Şahsi acılarımız, kendi yalnızlığımız, kişisel kırgınlıklarımız gibi kapsamı dar görünen kaygılarımız aslında zımnen ahlakidir.


İşte böyle bir arka planda, fiziksel engel veya ilerleyen yaş iyi yaşamaya gerçekten engel midir, diye soruyor Setiya. İnsan niye topluma ihtiyaç duyar? Mutsuzluk iyi yaşamanın bir parçası olabilir mi sahiden? İnsan hayatını, refah düzeyi ve toplumsal konum farklarından kaynaklanan orantısız eşitsizlikleri gözardı ederek, neler başardığıyla ölçen ideolojiyle nasıl mücadele edebiliriz? Adalet insan hayatına anlam verebilir mi? Pandora’nın kutusuna hapsedilen umut neden hayatın musibetleri arasında yer alır?


Felsefenin pratikle ilişkisini netleştirme gayreti bakımından kıymetli bir girişim Setiya’nınki. Kendi hayatımızda bir araç olarak felsefeden nasıl yararlanabileceğimizi anlatıyor. Ve böylece bizi felsefenin asıl anlamına ve bir hayat tarzı olarak felsefeye geri götürüyor.




Sabri Gürses


Dört Rus Yazardan Okumak ve Hayat Üzerine Ustalık Dersi

George Saunders

Delidolu Yayınları'ndan çıkacak



George Saunders’ın Rus yazarlarla bir tür öykü atölyesi kitabı yayına hazırlanıyor bu sıralar Delidolu Tudem’de. Kitabı duyar duymaz ah etmiş, bu fikir benim niye aklıma gelmedi diye dertlenmiştim, çevirisini almak çok sevindirmişti. İçinde iki dilden çeviri yaptığım; hem Çehov, Tolstoy, Gogol, Turgenyev’den Rusça öyküler çevirdiğim, hem de Saunders’ın bu öykülerin tekniği, dünyası üzerine yorumlar yaparak öykü fikri üzerine söylediklerini çevirdiğim bir kitap oldu.


Saunders sahiden zeki bir yazar, onun asıl çevirmeni Niran Elçi’nin yanında durabilecek bir iş olmuştur umarım. Saunders gibi bir yazarın bu klasik eserler dünyasında ne aradığını, ne bulduğunu görmek esin verici oldu. Şimdi son okumalarını yapıyoruz, 2024 hediyelerinden biri olacak sanırım.


Bu yıl edebiyatımızdan okuduğum kitaplar arasında Selim Erdoğan’ın Derin Merhamet adlı kitabı özellikle etkiledi beni. Kötü bir karakteri ve karakterin gelişimini insanda iz bırakacak şekilde anlatmış. Fabisad Gio 2022 Roman Ödülü’nü Kurbağa Adası’yla almıştı, o romanda fütüristik ayrıntılar zengindi, ama anlatı canlı karakterlere yaslanmıyordu. Bu romanda hem çocukların maruz kaldığı tehlikeleri, hem de kötülüğün doğasını derinden yakalamış. Yılın sonunda gelen Murathan Mungan romanı 995 km’de aynı etkiyi hissetmedim örneğin; ayrıntı ve tarihsel arkaplan yerli yerinde, ama karakter anlatının dışında duruyor sanki – özellikle ilk bölüm karakterin kötü doğasına girmemize engel oluyor; Kıyamet Emeklisi’ne yakın bir şey var 995 km’de, ama ne olduğu daha tam şekillenmedi kafamda. Yoksa Kıyamet Emeklisi’nde anlatı şiirselliğiyle unutturuyordu her şeyi. Yılın sonunda gelen Aslı Tohumcu romanı Aç Koynunu Ben Geldim ile Afşin Kum’un öykü derlemesi Kırk Üçteki Korkunç Traktör Yağmuru da güzel sürprizler oldu. Barbaros Uzunköprü'nün Andrew Roberts'tan yaptığı Napoléon çevirisi de öyle. Yılın güzel işleri arasında, düzenlediğimiz 1. Ulusal Çeviri Teknolojileri Kongresi’ni de anmadan edemeyeceğim.




Saliha Nilüfer



Petro-Kıyamet

Antonio Turiel

İş Kültür Yayınları’ndan çıkacak.


Yaz aylarında çevirdiğim ve Devrim Çetinkasap’ın editörlüğünü yaptığı İş Kültür Yayınlarından yayımlanacak Petro-Kıyamet bu yıl beni en çok heyecanlandıran kitaplardan biriydi. Aslen bir fizikçi olan Antonio Turiel’in kitabı tüm dünyada son elli yılın sıcaklık rekorlarının kırıldığı, deniz sularının hatırı sayılır derecede ısındığı, uzun süren yangınların yaşandığı sarsıcı günlere denk geldi. Tam da bu konuları ele alan bir metin olduğundan Petro-Kıyamet’i çevirirken güncel durumun ağırlığını ben de iki kat hissettim desem yeri var.


Aslında, ekstrem hava olaylarına, iklim değişiminin ve çevresel hasarın gezegenin her yerinde yol açtığı felaketlere artık aşinayız. Epeydir, ertesi gün ne yaşanacağını bilemediğimiz belirsiz ve dengesiz bir döneme girdiğimizi seziyoruz. Bazen bu sezgi okuduklarımızla besleniyor, bilgi kirliliği içinde zaman zaman çok doğru sonuçlar çıkaramadığımız da oluyor. Genellikle hâkim iki kanı var: Birincisi sistemin bel kemiğini oluşturan fosil yakıt kullanımını çevresel tahribatın başlıca sorumlusu olarak görüyor, ikincisi, bugünden yarına yenilenebilir enerji kaynaklarına geçebilsek çevre sorunlarının peyderpey düzeleceğini sanıyoruz. Petro-Kıyamet bize birinci kanının doğru ama eksik ikincinin ise epey hatalı olduğunu gösteriyor. Turiel’e göre zaten en büyük hatamız sorunun adını doğru koymamak.


Aslen bir fizikçi olan Turiel, Petro-Kıyamet’te bu ve benzeri pek çok yanılgımızı çürüterek dünya ölçeğinde fosil yakıtların üretiminde sona doğru ilerlediğimizi, enerji krizinin sosyoekonomik yapıları yıkıma sürükleyeceğini anlatarak işe başlıyor ve büyük vaatlerle sunulan yenilenebilir enerji kaynaklarının da bu krize neden ilaç olamayacağını açıklıyor: Temel sorunumuzu tespit etmeden ne mühendislik projelerinden ne alternatif kaynaklardan mucizevi sonuçlar beklemek mümkün. Kısacası, ekolojist hedeflerin salt birer düşten ibaret olmaması, enerji verimi ya da tasarruf önlemlerinin göstermelik kalmaması için ivedilikle ne tür bir yol haritası benimsememiz gerektiğini ortaya koyuyor Petro-Kıyamet.


Turiel’in en önemli meziyeti konuyu son derece basit, kavratıcı bir dille, kolay takip edilen bir sistematik ve sıralamayla, somut örneklerle, okuru sıkacak tablo-grafik kalabalığına başvurmadan ve yenilenebilir kaynakların potansiyeline dair bilimsel, sarih veriler sunarak ele alması. Geleceğe dönük sağlam ve net bir “yapılması gerekenler rehberi” de içeren bu kitabın karamsar değil gerçekçi olduğunu söylemeliyim: Metinde de defalarca vurgulandığı gibi yarını hepten kaybetmek istemiyorsak öncelikle temel meseleyi doğru tespit etmek gerek.

Ufuk açıcı öneriler ve günümüze dair gerçekçi tespitler içeren Petro-Kıyamet’i özellikle genç okurların okumasını diliyor, Devrim Çetinkasap’a bu kitabı çevirmemi önerdiği, birlikte çalışma fırsatı bulduğumuz için teşekkür ediyorum.




Sami Türk


Suçsuzlar Hermann Broch

Ketebe Yayınları'ndan çıkacak


2023 yılı başlarken bir önceki yıl yayımlanan Broch üçlemesi Uyurgezerler’den sonra gene bir Broch romanı çevirisine giriştim. Bu defaki, nasyonal sosyalistlerin iktidara gelişine uzanan devrede, daha açık tarihlendirecek olursam, 1913-1933 yılları arasında geçiyor. Yazar romanı on bir anlatıya bölmüş. İlkin kopuk kopuk görünen anlatılar bütüne bakınca bir insicama oturuyorsa da aralarındaki bağ biraz gevşek. Üstelik son derece az karakterin yer aldığı eserde bunlardan kimilerini anlayabilmek okuru azıcık yorabiliyor.


Gelgelelim nasyonal sosyalizmin ayak seslerini yirmi sene önceden işiten, sezen yazar, görünüşte son derece apolitik kimseler üstüne kurduğu anlatıda sıradanın, ortalamanın, doğrudan kabahati olmayanın büyük cürümdeki payını, tekilde ufak kalan etkinin sayıca çoklukla nasıl bir felakete yol açabileceğini göstermek suretiyle ortaya koyuyor. Böylelikle “suçsuzlar”, olanın asıl suçluları halinde belirginleşiyor. En azından kitap hakkında yer yer yorumlarda bulunan Broch maksadının bu olduğunu açıkça ifade etmekte.


Anlatı konstrüksiyonu ise bu maksadı daha örtük işliyor. Esasen hayli uzun soluklu bir roman olmasına rağmen on bir anlatıya bölünmesi kısa süreli molalarla rahatlatıcı. Zaten Uyurgezerler’den tarzına alışkın olan okur, yapıtı dil ve üslup bakımından da yadırgamayacaktır. Çevirmen olarak benim için epey kolaylaştırıcı bir unsur olduğunu belirtmeliyim. Bu sayede çevirisini sıkı bir çalışmayla yaklaşık iki buçuk ayda tamamlayabildim. Birkaç aylık yayına hazırlık sürecinden sonra yayıneviyle ilgili bazı durumlardan ötürü piyasaya çıkışı azıcık ertelendi, fakat en geç yeni yılda okurla buluşabilecektir sanıyorum.


Suçsuzlar çevirim piyasaya çıkana dek ben şu kadarını ifade edeyim, Almancayı kendi tarzınca bambaşka kullanan, nefis üsluplu bir yazar Broch. Bu bakımdan her çeviri gibi ama belki biraz daha fazla bir meydan okuma oldu Suçsuzlar. Bununla birlikte Broch’un üslubunu dilimizde oturtabildiğimi sanıyor, bu anlamda son derece içime sinen bu çeviriyle karşılaştığınızda hayli lezzet alacağınızı umuyorum. Fakat takdiri elbette müstakbel okurlarının yorumlarına bırakıyorum.




Sanem Sirer


Kairos

Jenny Erpenbeck

çeviren Dilek Başak

Siren Yayınları


Programa seçtiğimiz kitaplar ya da üzerlerinde çalışıp yayına hazırladıklarımız arasından –tek!– birini seçmek benim için oldukça güç, zira bizim kitaplarımız, çoğu zaman, en azından benim zihnimde birbirleriyle geniş bir diyalog içinde, bir bütünün parçası olarak yer alıyor. Yine de bu sene yayımlanmasına katkıda bulunduğum kitaplar içinden mutlaka birini seçeceksem, Vigdis Hjorth’un Postane Günlükleri’ni seçerim.


Vigdis Hjorth Türkçede Miras adlı romanıyla okurunu buldu ve çok sevildi; Postane Günlükleri Miras’tan daha önce yazılmış ve ondan oldukça farklı bir roman. Kahramanımız, gazeteciliği bırakıp iki ortağıyla bir halkla ilişkiler ajansı kuran Ellinor; işler umulduğu gibi gitmemiş ve Ellinor kendine ve çevresine yabancılaşır hale gelmiş, metin yazarak kazandığı hayatının anlamını sorgular vaziyette… Ellinor bir yandan da elim bir olay sonucu üstlenmek zorunda kaldığı bir görevle boğuşuyor: Avrupa Birliği’nin üçüncü posta direktifine karşı örgütlenme çabasındaki sendikaya danışmanlık hizmeti sağlıyor. Posta hizmetlerinden girip hayatın anlamına varan bu anlatı, Hjorth’ta aşina olduğumuz tekrarlarla ve molalarla pekişerek kafa sesini andıran bir tınıyla ilerliyor ve hazin ama tanıdık bir tabloyu, insanın varoluş mücadelesini betimliyor. Ölüm gibi bir hakikat varken bir yere varmayan işlerle, donuk ilişkilerle, beklentiden ve umuttan yoksun bir hayat burada resmedilen ama Postane Günlükleri özünde neşeli, yer yer masalsı ve umuda yer açan bir roman; Hjorth’un Kierkegaard’ın felsefesinden nasıl beslendiğini de gözler önüne seriyor bir yandan. Tünelin ucunda bir ihtimal aydınlık olabilecek bir yere işaret etmesiyle müzmin bir karamsar olarak beni etkiledi; umarım okurları da severler.


Çevirisi Dilek Başak’a, editörlüğü Yankı Enki’ye, kapak tasarımı ise Nazlım Dumlu’ya ait.




Seda Ersavcı


Kuzenler

Aurora Venturini

Siren Yayınları'ndan çıkacak



Çevirdiğim kitaplar arasında bir ayrım yapmakta genel olarak zorlansam da bu sene beni en çok etkileyen ve heyecanlandıran Siren Yayınları’ndan çıkacak olan, Aurora Venturini imzalı Kuzenler oldu.


Aurora Venturini evcil hayvan olarak örümcek besleyen, Eva Perón’la, Victoria Ocampo ve Jorge Luis Borges’le arkadaş olan, 1955 darbesinden sonra Paris’te sürgünde yaşayan, kendisine Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Albert Camus, Eugène Ionesco ve Juliette Gréco gibi arkadaşlar edinen, Ducasse, Conde de Lautréamont, François Villon ve Arthur Rimbaud çevirileri yapan bir kadın. Kırktan fazla kitap yazan fakat Kuzenler kitabıyla kazandığı ödülle 85 yaşında tanınmaya başlayan bir kadının otobiyografik romanı bu kitap.


Fiziksel ve zihinsel engelli kahramanlar etrafında dönen, merhametten yoksun, uçuk kaçık, yer yer noktasız virgülsüz, sansürsüz ve huzursuz bir hikâye. Gerçek bir kara mizah örneği. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş hikâyesi, bir büyüme ve büyüyememe hikâyesi, alt orta sınıf bir ailenin çalkantılı dünyasını gözler önüne seren, hezeyanlarla dolu bir hayatta kalma mücadelesi.

Kuzenler temelde fiziksel ya da zihinsel engelleri olan dört kızın hikâyesini konu edinir. Erkeksiz bir evdir onlarınki. Erkekler dahil oldukça hayat felaketlerle dolacaktır. İşte bu ev içerisinde unutulmaya, hatta daha acımasız bir kadere mahkûm edilen hafif zihinsel engelli Yuna’nın ünlü bir ressam olmaya doğru ilerleyen yaşamını okuruz Kuzenler’de. Kendini yazılı ya da sözlü olarak ifade etmekte yaşadığı zorlukları resim yaparak dışavurur. Küçük kız kardeşi Betina hem fiziksel hem zihinsel engellidir. Kuzenlerden Carina her ayağında altı parmakla doğmuştur ve Petra'da cücelik vardır. Hepsi mümkün olduğunca normal bir hayat sürmeye çalışır.

Kuzenler acılara, tabulara, önyargılara, ayrımcılığa, deliliğe ve ölüme kafa tutmanın, her biriyle başa çıkmanın hikâyesidir.




Selin Saraçoğlu Bayraklı


Magic Words Jonah Berger

The Kitap Yayınları'ndan çıkacak



2023’te çevirisini ya da editörlüğünü üstlendiğim, hazırlık sürecine az ya da çok dahil olduğum kitaplara şöyle bir baktığımda pek çoğunun beni farklı şekillerde etkilediğini gördüm. Dolayısıyla da içlerinden bir tanesini seçmek hiç kolay olmadı. Ama biraz düşündüğümde Magic Words bir adım öne çıktı diyebilirim.


“Kelimelerin gücü karşısında hayrete düşmüş herkese” ithafıyla başlayan bu kitabın daha ilk sayfalarını okurken büyük bir heyecan duyduğumu hatırlıyorum. Kitap küçük bir çocuğun hikâyesiyle başlıyor. Bazı kelimelerin anne ve babası üzerindeki etkisinin daha farklı olduğunu, daha doğrusu bazı kelimeleri kullandığı zaman istediklerini daha kolay yaptırabildiğini fark eden çocuk, bu keşfinden hemen yararlanmaya başlıyor.


Oradaki kelimenin en iyi karşılığını bulmak, şuradaki kelimeyi daha uygun olanıyla değiştirmek işimizin en önemli parçalarından biri ve hatta rutinimiz; kelimelerin sihrinin de farkındayız elbette ama başka birinin gelip size aslında bildiğinizi düşündüğünüz bir şeyi anlatması ufuk açıcı olabiliyor.


Bazen bir kelimenin çevirisi için haftalarca düşünüyoruz; bazen bir dosyada geçen bir kelimeyi, aslında çok yakın anlamlı gibi görünen başka bir kelimeyle değiştirmezsek rahat edemiyoruz çünkü ikisinin pek de yakın olmadığını ve tercih ettiğimiz kelimenin cümleyi bambaşka yerlere götürebileceğini biliyoruz. Magic Words’ün yazarı Jonah Berger de bize ufacık bir kelimenin, hatta bir ekin bile anlamı, mesajımızı ve iletişimin seyrini nasıl değiştirebileceğini anlatıyor.


“Bana yardımcı olur musun?” ve “Bana yardım eder misin?” gibi belki pek de farklı gelmeyen ve konuşurken ya da yazarken birbirinin yerine düşünmeden kullanabildiğimiz ifadelerin karşı tarafta farklı yankılanabildiğini; şüpheli olduğumuz hissini veren ifadeler kullanmanın sözlerimizi zayıf gösterdiğini; yanlış işler yaptığını bildiğimiz ve sevilmesine anlam veremediğimiz insanların kelimelerin gücünden yararlanarak kitleleri peşinden sürükleyebildiğini fark ediyoruz, biliyoruz ama bütün bunları bir arada görmenin etkisi bir başka. İletişim ve dil üzerine düşünmeyi seven okurların yolunun bu kitapla kesişmesini umarım.



Servet Ugan


Mekânlar

Georges Perec

Ketebe Yayınları'ndan çıkacak



Mekânlar Georges Perec tarafından on iki yıl sürmesi planlanan hacimli bir otobiyografi projesidir ancak 1969 yılında başladığı bu projesini 1975 yılında yarıda bırakmıştır. Amacı kendisi için özel anlam taşıyan on iki Paris mekânı seçip, on iki yıl boyunca bunları anlatmaktır. Bunu da şöyle tasarlar: Her ay bu mekânlardan ikisini yazacaktı.


İlkini yazarken bizzat o mekâna gidip gördüğü “gerçek” şeyleri, mağazaları, kafeleri, yoldan geçenleri, vs. not edecek, ikincisinde ise o mekâna dair “anılarını” anlatacaktı. Böylelikle yıl içinde her mekân bir kez “gerçek” olarak tasvir edilecek, bir kez de “anı” olarak anlatılacaktı. Bu metinler yazıldıktan sonra hemen mühürlü bir zarfa konup on iki yıl sonra açılmak üzere muhafaza edilecekti. Bu mekân çiftlerinin sıralamaları da matematiksel bir yapı tarafından belirlenecekti.


Perec bu projesinin gerekçelerini açıklarken genelde yazma süresinin yazıya dahil edilmeyip bunun ölü, nötr bir zaman olarak değerlendirildiğini, bu yüzden süreyi yazının bir parçası haline getirmeyi amaçladığını söyler. Bir diğer gerekçesi de on iki yıl boyunca mekânların, anılarının ve kendi yazısının evrimini görmekti.


Perec çalışmanın başında, yazdığı bu metinlerle on iki yıl sonra ne yapacağı konusunda net bir fikrinin olmadığını itiraf eder. Dolayısıyla ölümünden sonra yayımlanan bu notların düzenlenmesi, yazarın net bir talimatı olmadığından birçok soru işaretini beraberinde getirmiştir. Ayrıca notların çoğu ham, temize çekilmemiş haldedir, yolda yürürken tutulan okunaksız notlarda kimi zaman noktalama işaretleri dahi bulunmaz.


Aslında Perec’in çok daha geniş bir otobiyografi tasarısının bir parçası olan Mekânlar artık olmayan bir Paris’i, artık olmayan bir kültürel evreni anlatır. Hem yazarın otobiyografisi hem deneysel edebiyat çalışmaları hem de Paris ve kendi dönemi hakkında çok ilgimi çeken bir kitap olduğunu söyleyebilirim.




Seza Özdemir


Dört Rus Yazardan Okumak ve Hayat Üzerine Ustalık Dersi

George Saunders

çeviren Sabri Gürses

Delidolu Yayınları'ndan çıkacak



Amerikalı öykü yazarı George Saunders’ın Dört Rus Yazardan Okumak ve Hayat Üzerine Ustalık Dersi (özgün ismi: A Swim in A Pond in the Rain) adlı kitabı, bu yıl çalıştığım kitaplar arasında beni başta bir okur olarak, sonra bir editör ve bir çevirmen adayı olarak en çok etkileyen kitap oldu. Kitap 2024’ün ilk zamanlarında okurla buluşacak.


İlk başta “yaratıcı yazarlık” eğitimlerini akla getiriyor değil mi? Ama hayır! Bu çok yanıltıcı olur. Saunders’ın bu kitapla asıl yapmak istediği, kurmaca metnin çalışma ilkelerini ele alırken bir yandan da kurmacanın günümüzde her zamankinden daha önemli hâle geldiğini tartışabilmek. Bunun için Rus edebiyatının öykü yazan büyük kalemlerinden yola çıkıyor: Anton Çehov, İvan Turgenyev, Lev Tolstoy ve Nikolay Gogol. Hani o yazma uğraşı üzerine kafa yormuş, bunun için metne ve dünyaya dair büyük sorular sormuş, büyük yargılarda bulunmuş, büyük tartışmalara girmiş ve sonunda pek çoğumuza edebiyatı sevdiren Rus klasiklerini bırakmış yazarlardan dördü…


Saunders işte bu yazarların öykülerini masaya yatırarak yazma uğraşının neler gerektirdiğini ve bir öykünün nasıl işlediğini örnekleriyle ele alıyor. Bununla yetinmiyor, öyküleri değerlendirdiği kendi denemelerinde okurlar için de dünyayı daha farklı bir açıklıkla görmenin, hayata daha büyük bir merakla, sorular sorarak yaklaşmanın ve bir nevi kendini eğitmenin kurmaca ile mümkün olup olmadığını da tartışıyor. Saunders kitapta ayrıca bir yazarın geliştirmesi gereken temel erdemleri, yazarken karar alma dinamiklerini, kısacası yazarın zihninin içerisinin nasıl çalıştığını da örnekler üzerinde satır satır ele alıyor.


Peki bu kitapta hangi öyküler var? Çehov’dan “Frenküzümü”, Turgenyev’den “Şarkıcılar”, Gogol’dan “Burun” ve Tolstoy’dan “Efendi ile Kul” adlı öyküler Saunders’ın seçtiği toplam 7 öyküden birkaçı. Kitabın çevirisi hakkında da çok önemli olduğunu düşündüğüm bir noktadan bahsetmem gerek: Saunders, bu öyküleri Rusçadan İngilizceye yapılmış çeviriler üzerinden değerlendiriyor. Fakat elbette biz Türkçede aynı yolu izleyemezdik. O nedenle değerli Rusça çevirmenlerimizden Sabri Gürses kitapta yer alan öyküleri Rusça asıllarından büyük titizlikle çevirdi; Saunders’ın denemelerini ise İngilizce aslından çevirdi. Dolayısıyla kitap iki ayrı dilden yapılmış bir çeviri emeğiyle okur karşısına çıkacak.


2017 Booker Ödülü sahibi George Saunders’ın 20 yılı aşkın bir süre Syracuse Üniversitesi’ndeki öğrencilerine Rus öyküsü üzerine verdiği derslerden yola çıkan bu kitabın hem yazar adayları hem de kurmacanın nasıl işlediğini merak eden okurlar için önemli bir rehber olacağını umuyorum.



Süleyman Doğru


Büyük Ev

Álvaro Cepeda Samudio

çeviren Süleyman Doğru

İthaki Yayınları



Geçtiğimiz yıl çevirilerimin yayımlanması açısından çok parlak bir dönem olmadı ve bunun başlıca nedeni elbette ki ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik koşullar ve bunların hem yayıncılık sektörüne hem de okurun cebine yansımaları. Ama ben üretkenliğimden hiç taviz vermeden aynı tempoda çalışmaya devam ettim ve şu anda yedi çevirim çeşitli yayınevlerinde basılma sıralarının gelmesini bekliyor.


Çevirilerimin okurla ulaşması açısından durgun geçen bu dönemde, ülkemizde pek tanınmayan Kolombiyalı yazar Álvaro Cepeda Samudio’nun tek romanı Büyük Ev’in yıllar sonra İthaki tarafından nihayet yayımlanmış olması benim için bir teselli ikramiyesi oldu. Ama buradaki “nihayet” sözünün yanlış anlaşılmasını istemem, Büyük Ev bir yayınevinde uzun süre yayımlanmayı beklemedi, onun beklediği daha ziyade bir yayınevi tarafından kabul edilmek oldu. Yaklaşık yirmi yıl önce, bir Güney Amerika seyahatimde keşfettiğim ve o zamandan beri birçok yayınevine önermeme rağmen bir türlü netice alamadığım Büyük Ev en sonunda yayıncısını buldu ve İthaki etiketiyle raflardaki yerini aldı. Roman okur tarafından beklediğimin çok üzerinde bir ilgiyle karşılandı (çünkü ismi bilinmeyen yabancı bir yazarın okur nezdinde kabul görmesi genellikle çok uzun zaman alır) ve kısa sürede ikinci baskıyı yaptı.


Kolombiya'da ve genel itibariyle Latin Amerika Edebiyatı'nda önemli bir yeri olan bu kitap Latin Amerika Boom'unun öncülerinden biri olarak görülüyor. Baranquilla günlerinde Gabriel García Márquez ve diğer dostlarıyla birlikte Crónica dergisini çıkaran Cepeda Samudio Kolombiya Edebiyatı’nda çığır açan figürlerden biri kabul ediliyor. Bu değerli eserin Türk okuruyla buluşmasına vesile olduğum için büyük mutluluk duyuyorum.


Ayrıca buradan Mario Vargas Llosa’nın sevenlerine bir müjde vermek istiyorum: 2024 ve 2025’in Vargas Llosa yılları olacağını söyleyebilirim; birbirinden güzel dört eseri okurla buluşacak. Bunlardan ikisinin çevirisini yayınevine teslim ettim, diğer ikisinin çevirisine 2024'ün ilk aylarında başlayacağım. Yazar bundan sonra başka roman yazmayacağını söylüyor, bu durumda Mario Vargas Llosa'nın zengin külliyatının bu son parçaları yaklaşık altmış yıllık eşine az rastlanır anıtsal bir yazarlık kariyerinin son kilometre taşlarını teşkil edecekler.


Dünyanın ve ülkemizin içinden geçtiği bu sıkıntılı ve karamsar günlerde, kendi kendime sürekli tekrarladığım “İyi ki edebiyat var” mottosunu güç ve umut veren bir iksir olarak görmeye devam ediyorum. Yoksa kafayı yemekten kolay bir şeyin olmadığı böyle dönemlerden hangi akıl, hangi vicdan, hangi sağduyu sağlam çıkabilir ki?




Şafak Tahmaz


Vahşi Diller

Azaaren Van der Vliet Oloomi

çeviren Şafak Tahmaz

Livera Yayınları



Bu yıl beni en çok heyecanlandıran, edebiyatın gücüne, harflerden müteşekkil dünyaların hakikatine kapılmama vesile olan kitaplardan biri Vahşi Diller; yetmezmiş gibi, hani ya cümlebecümle okuru sağaltan bir yönü olduğuna da eklemeliyim.


Vahşi Diller’in çevirisini Livera Yayınları için üstlendim, Kerem Işık’ın bu kitabı bana önerirkenki heyecanı da, metinle ilk karşılaştığım an hissettiklerim de dün gibi aklımda. Romanın editörlüğü Mesut Varlık’a emanetti, Kardelen Uysal son okumasını yaptı. Yazarı Azareen Oloomi, evveliyle Türkçeye de çevrilmiş ilk romanı Bana Zebra Deyin’le Pen/Faulkner ödülünü kazanan, İran asıllı Amerikalı bir yazar. Vahşi Diller ise yazarın İngilizce yazdığı ikinci romanı.


Yazarın kalemi dil, kimlik ve aidiyet gibi meselelere dair bir neşter görevi görüyor diyebilirim. Oolomi kendi gibi İran asıllı Amerikalı olan ana karakterimizin gençlik travmalarıyla hesaplaşması üzerine çarpıcı bir hikâye anlatıyor bize. Oolomi karakterlerini yaratırken, oyununu kurarken, gözünü daldan budaktan esirgemiyor denebilir, ama belki de en çok karanlığa dikiyor gözlerini, ışığı bulmanın, hesaplaşmanın ancak insan ruhunun derinliklerine bakabilme cesaretini gösterdikten sonra mümkün olabileceğine dair bir inançla. Ve karanlığa biz okurların gözlerini de alıştırdıktan sonra, peyderpey genişliyor hikâye; çatlaklardan sızıyor ışık ve gün geliyor, karanlığa da galebe çalıyor. Şimdiye sinen geçmiş yeniden yazılırken, gelecek bu mücadelenin akabinde inşa ediliyor.


Vahşi Diller son tahlilde kendini affetmenin ama en çok da kendi kendini özgürleştirebilmenin önemini keşfetmek üzerine bir roman. Beni en çok şaşırtan, kitabın gücüne güç kattığına inandığım bir diğer mevzu da, romanın ana karakterin iç dünyasına bu kadar odaklanmışken, anlatının sinematografik olmayı da başarabilmesi. Hatta çeviri boyunca –ve bolca kahve eşliğinde– sıklıkla dinlediğim, bir film olsa sonunda çalabileceğini düşündüğüm, duygudaş bir şarkısı da var bence bu metnin, sizinle de naçizane paylaşmak isterim: Portishead, “The Rip”.



Şener Boztaş


Çokkültürlülük: Günümüzde Çeşitliliğin Siyasi Teorisi Andrew Shorten

çeviren Abdulvahit Gezer

Lejand Yayınları



Bir yayıncı ve editör olarak 2023 yılında pek çok kitaba emek verdim, yayınladım. Bunların hepsini de kendi tercihlerim doğrultusunda yaptım. İyi kitaplar yayınladığıma inanıyorum. Fakat bunlardan birini özellikle öne çıkarmak istiyorum. Öncelikle nedenini söyleyeyim: şiddetli ihtiyaç. 


Dünya, hükümetler eliyle insanlığımızdan utandığımız kör bir kuyuya evriliyor hızlıca. İçine doğru yuvarlanıyoruz o kuyunun. Kenarlarda tutunacak bir dal arıyoruz. Çokkültürlülük bize o dalları gösteriyor. Buraya tekrar döneceğim fakat önce şu kuyudan bahsetmek istiyorum biraz.

Kutuplaşmanın en sert iklimindeyiz sanırım. Zenginliğin, birbirinden beslenmenin, neşenin kaynağı olması gereken kültürel, ulusal, dinsel, dilsel çeşitlilikler çatışmanın kaynağına dönüştürüldü. Dönüştürüldü diyorum çünkü dünya bundan evvel daha özgürlükçü, daha barışçı bir evreyi gördü. Günümüzde ise kitapta da belirtildiği üzere “hem akademik siyaset teorisinin nispeten sakin sularında hem de gerçek dünya siyasetinin daha fırtınalı sularında çokkültürlülüğe karşı bir tepki var.” Evet ama bu, çokkültürlülüğün öldüğü anlamına gelmiyor. Hâlâ umudumuzu diri tutmamızı sağlayacak örneklere şahit olabiliyoruz. Mesela, İsrail’in Gazze’de savaş adı altında sürdürdüğü katliama dünyanın her köşesinden milyonlarca sivil, sokakta itiraz ediyor. Ya da savaş mağduru göçmenlere dünyanın iyi insanları sahip çıkıyor.


Kitaba dönecek olursak; Andrew Shorten bir siyaset teorisi konusu ne kadar yalın anlatılabilirse o yalınlıkta bütün çokkültürlülük teorilerini, taraf tutmadan, iyi bir kompozisyonla bir araya getiriyor. Kültürel çeşitliliğin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda üretilen teorileri karşılaştırıyor, eleştirilen yönlerini ortaya koyuyor ve karşılıklı öğrenmeden bahsediyor. Yani her teori her olayda çalışmıyor ama birbirinden öğrenerek gelişim ve dönüşüm kabiliyeti taşıyor.

Kitap, uzunca bir “Giriş”in ardından ikinci bölümde çokkültürlülüğe verilen liberal tepkilere odaklanıyor ve liberalizmin erken ve yakın tarihlerinden alınan bazı fikirlerin kalıcı etkisini ortaya çıkarmaya çalışıyor.


Üçüncü bölümde kültürel çeşitliliğin zorluklarına yanıt vermek için yeni entelektüel kaynaklar geliştirmek üzere liberal siyaset kuramının sınırlarına ve ötesine bakan siyaset kuramcıları Charles Taylor ve Bhikhu Parekh’in tanıma ve diyalog motiflerine odaklanıyor. Dördüncü ve beşinci bölümlerde çokkültürlülüğün felsefi temellerini ve yöneltilen felsefi eleştirileri inceliyor.


Sonraki üç bölüm kültürel çeşitliliğin üç ana biçimi olan din, milliyet ve dil farklılıklarıyla ilgili teorileri ele alıyor. Bu üç başlığın zorluklarını ve imkânlarını tartışıyor. Sonuç olarak daha barışçıl bir dünya için çokkültürlülük siyaset teorilerinin rehberliğine ihtiyacımız var ve sözünü ettiğimiz kitap bu rehberliği derli toplu bir şekilde önümüze koyuyor. Umarım hak ettiği ilgiyi görür. 





Şiirsel Taş


Umudun Kitabı: Zor Zamanlar İçin Hayatta Kalma Kılavuzu

Jane Goodall

çeviren Şiirsel Taş

Meav Yayınları



Çocukluk kahramanının yazdığı bir kitabı çevirmek kaç çevirmene nasip olur bilmiyorum. Jane Goodall’ın yazdığı kitaplardan birini çevirme fırsatını yakalayamadım ama Douglas Abrams’ın onunla yaptığı bir nehir söyleşiyi çevirmek benim için hem şanstı hem de çocukluk kahramanıma duyduğum vefa borcunu ödeme fırsatı.


Umudun Kitabı yaşadığımız karanlık çağda umut kavramını romantikleştiren bir kitap değil. Altbaşlığı (Zor Zamanlar İçin Hayatta Kalma Kılavuzu) kitabın niyetini ortaya koyuyor: Bir zamanlar bizim için fütüristik kurgulardan ibaret olan distopyaları bilfiil tecrübe ettiğimiz şu çağda, hissettiğimiz kıstırılmışlığın ve çaresizliğin, yaşadığımız adaletsizliğin, yoksulluk ve yoksunluğun, insanlık olarak hem yarattığımız hem de mağduru olduğumuz tahribatın altından nasıl ve hangi güçle kalkabiliriz sorusuna yanıt vermek. “Umut çoğunlukla yanlış anlaşılır,” diyor Goodall. “İnsanlar umudun, en basit ifadesiyle genellikle edilgen bir hüsnükuruntu olduğunu düşünürler: Bir şeyler olacağını umar ama bu konuda hiçbir şey yapmazlar. Oysa bu, eylem ve bağlılık gerektiren gerçek umudun tam tersidir aslında.”


İkinci Dünya Savaşı’nda geçen çocukluğu; Gombe’deki çalışmaları; şempanzelerin ve yaşadıkları habitatın yok oluşuna son vermek için yuvası bellediği ormandan uzak kalma pahasına yıllardır dur durak bilmeden yürüttüğü aktivizm süreci; kayıpları, inadı, içtenliği, mükemmeliyetçiliği; onca yıldır biriktirdiği anılar, dostluklar, anekdotlar… Anlatacak o kadar çok şeyi var ki Goodall’ın.


Umudun Kitabı’nı dolu dolu yaşanmış (ve yaşanmakta olan), doğaya ve onun bir parçası olarak insana adanmış bir hayatın damıtılmış özü olarak okumak mümkün. Darüsselam’dan Hollanda’daki bir orman evine uzanan, Goodall’ın anılar ve hatıra eşyalarıyla dolu Bournemouth’taki evinde tamamlanması planlanan söyleşi, önce Abrams’ın babasının ölümü ve daha sonra yaşanan pandemi nedeniyle üç farklı zaman diliminde yapılmış ve ancak çevrimiçi olarak tamamlanabilmiş.


Goodall umudunu dört gerekçeye dayandırıyor: şaşırtıcı insan aklına, doğanın kendisini iyileştirme becerisine, gençlerin gücüne ve yılmaz insan becerisine. Yaptığı onca güzel işi tek başına sahiplenmeyecek kadar da alçakgönüllü. Başardığı ne varsa, ailesine, karşılaştığı insanlara, öğretmenim diye andığı köpeği Rusty’ye, sevgili şempanzelerine, ömrünün sonuna dek korumaya kararlı olduğu doğaya borçlu olduğunu her fırsatta dile getiriyor. Ve de işbirliğinin gücüne inanıyor. Kitabın Türkçe baskısı da onun bu inancına yakışır bir emekle, Gökçe Gökçeer ve Sumru Ağıryürüyen’in titiz çalışmaları ve Roots & Shoots Türkiye’nin katkılarıyla ortaya çıktı.


Roots & Shoots’un filizlendiği Tanzanya’daki bir etkinliğin sonunda herkes bir ağızdan “Birlikte yapabiliriz,” diye bağırmaya başlar. Goodall mikrofonu alıp “Evet, kesinlikle yapabiliriz. Ama yapacak mıyız?” diye sorar. O günden sonra “Birlikte yapabiliriz! Birlikte yapacağız!”, her konuşmanın ve toplantının sonunda haykırılan bir slogana dönüşür. Umut var elbette çünkü yapabiliriz, ama asıl soru güncelliğini koruyor. Ben de merak ediyorum: Yapacak mıyız?





Tuğçe Özdeniz


Tindimler ve Çöp Adası

Sally Gardner

çeviren Tuğçe Özdeniz

resimleyen Lydia Corry

Can Çocuk Yayınları


Bu yıl, okumayı yeni öğrenmiş çocukların kendi başlarına okumanın büyüsünü keşfetmelerine katkıda bulunacak yeni bir dizi çevirmeye başladım (ve bu işin düşündüğümden daha zor olduğunun bir kez daha farkına vardım). Kelime oyunlarını, şiir ve şarkıları, şakaları anlamlı bir bütünlük dahilinde Türkçeye uyarlamak, birbirinden renkli karakterlere Türkçe isimler uydurmak, bunu yaparken çiçeği burnunda okurları gülümsetip ilgilerini canlı tutabilmek, teklemeden okuyabilecekleri ve rahatça kavrayabilecekleri cümleler üzerinde çalışmak yer yer zorlayıcı olduysa da çok keyifliydi. Ödüllü yazar Sally Gardner’ın kaleme aldığı, Lydia Corry’nin capcanlı çizimleriyle hayat bulan Tindimler ve Çöp Adası’nın çevreci mesajı da bu kitabı seçmemde etkili oldu.


Tindimler, denizde yüzen çöplerden oluşan bir adada yaşayan becerikli, minyatür insanlar. İlhamını Mary Norton’ın The Borrowers (Aşırıcılar) adlı klasikleşmiş çocuk romanından alsa da Tindimler kendi dünyasını kurmayı başarmış, temalarıyla günceli yakalayan özgün bir dizi.

Vikingler zamanından günümüze, gelgitin adalarına getirdiği eşyayı bıkmadan yorulmadan geridönüştürüp durmuş Tindimler. Biz “Uzun Bacaklılar”ın her şeyi çöpe atmasına anlam veremiyorlar çünkü atılan eşyanın büyük çoğunluğunu dönüştürmek ve yeniden değerlendirmek mümkün. Öyle ki Tindimler bu atıklarla koca bir ada inşa etmekle kalmayıp evlerini dekore etmiş, kendilerine giysiler, çocuklarına oyuncaklar yapmışlar. Sık sık tekrar ettikleri bir Tindim atasözü var: “Bugünün çöpü yarının hazinesidir.” Tabii hazinenin bile fazlası fazla. Gün gelip de Tindimler’in bile dönüştürebileceklerinden çok plastik şişe birikip de bir dağa dönüşünce, Tindimler açık denizlerde yönlerini bulmakta zorlanmaya başlıyorlar. Kendileri de sıkı birer çevreci olan anne-kız ikilisi Gardner ile Corry’nin okyanuslarımızdaki plastik kirliliğini didaktizme kaçmadan anlatmalarını anlamlı buluyorum.


Dizinin geçtiğimiz günlerde yayımladığımız ikinci kitabı Tindimler ve Kaplumbağa Karmaşası’nda, Tindimler’in Uzun Bacaklılar’la ilk kez karşılaşmasıyla macera daha heyecanlı bir hal alarak devam ediyor.




Utku Özmakas


Faşizm ve Kitleler

"Son İnsanlar”a İsyan (1848-1945)

Ishay Landa

çeviren Utku Özmakas

İletişim Yayınları


Bu sene iki çevirim yayımlandı: Ishay Landa’dan Faşizm ve Kitleler: “Son İnsanlar”a İsyan (1848-1945) ve Michel Foucault ile Jonathan Simon’ın söyleşisi Tehlike, Suç ve Haklar. İlkinin editörlüğünü Aybars Yanık, diğerini ise Eda Çaça üstlendi; süreci pürüzsüz yürüten maharetli editörlerime müteşekkirim.


Hacmi ilk bakışta göz korkutucu gibi dursa da, edebiyattan sosyolojiye, siyaset bilimden felsefeye kadar oldukça zengin bir alanı tarayan ve bunu yaparken de faşizme dair yepyeni bir bakış açısı sunan Faşizm ve Kitleler’i çevirmek benim için entelektüel bir şölen oldu. Zira Delacroix’nın bir tablosuyla Poe’nun bir kahramanını kıyaslayarak kalabalığın sosyolojisini yapan, bir yandan Nietzsche felsefesinin derinliklerine dalarken öte yandan faşist dönem sinemasında orman imgesi üzerine düşünebilen bir yazarla aynı sofraya oturup sohbet etmek ve “Bunu Türkçe nasıl söylerdi?” diye düşünmek bir nimetti. Üstelik de faşizmin ne kadar diri olduğunu biteviye anımsattığı bir atmosferde... Yazarın Türkçe baskı için kaleme aldığı önsözde söylediği üzere, “neo-faşizmin dünya çapında karşı konulamaz görünen yükselişi” karşısında, muhaliflere “neyin tehlikede olduğunu ve neyi savunmaları gerektiğini” anımsatan bir kitap bu.




Ülker İnce


Hayatın Benim İçin Anlamı

Jack London

çeviren Ülker İnce

Epona Yayınları'ndan çıkacak



Jack London, bilgi birikimi, gözlem gücü, hayat görgüsü ve deneyimi, yazarlık yeteneği, hayat felsefesi, sahicilik gibi, bir yazarda bulunması gereken her şeye sahip. Ama asıl önemlisi anlamak ve anlatmak istediği bir şeyin bulunması, ne yazmak istediğini bilmesidir. Hayatın bireysel ve toplumsal planda en temel, en evrensel gerçeklerine, işleyişlerine ulaşmaya çalışmak gibi temel bir kaygısının bulunduğu apaçık bellidir. Biz ne yaşıyoruz? Ta en başa, ilk insana dönmesinin nedeni de budur. En başta ne vardı? “Yiyecek bulmak için, elinde palayla başıboş dolaşıp duran insanlar” vardı. Başlangıçta hayat “her şeyden önce beslenme ve barınmadan oluş”maktaydı.


Elinde palayla yiyecek arayan adam yakın çevresinde karnını doyurmaya yetecek kadar yiyecek bulduğu sürece yerinde kalıyor, bulamazsa daha uzaklara gidiyor, dağları aşıyordu. Bu anlamda insanlık tarihi aynı zamanda bir “göçler” tarihiydi. Yeryüzü yuvarlağının eni boyu belliydi, değiştiremezdiniz, belli sayıda bir insan nüfusunu besleyebilecek hacimdeydi. Yeryüzünün yiyecek bulmaya ve yerleşmeye elverişli her yerine yerleşilmişti. Malthus’un nüfus yasası da işliyordu: “Geçim kaynakları ne kadar hızlı artarsa” nüfus da o hızla artıyordu. Gelgelelim nüfus bir kez artmaya başlayınca denetleyemiyordunuz, beslenme ve barınma sorunları yaşanmaya başlıyordu. Bu arada aşırı nüfus artışını kendilerine dert etmeyen çünkü karnını doyuramayan kalabalıklara ucuz emek gözüyle bakanların bulunduğuna da tanık oluyordunuz. Beslenme ve barınma sorunları yaşayan insanlar da başka yerlere göç etmek zorunda kalıyordu. Bu değişmez kural, bir kısır döngüydü. Dünya kuruldu kurulalı bu çark hep böyle işlemişti. Hep böyle işliyordu.

Jack London’ın bu denemeleri yazdığı yıllarda dünya nüfusu 1 milyar yedi yüz elli milyondu. Bu nüfusu bile fazla bulan Jack London iyi ki nüfusun günümüzdeki gibi 8 milyara ulaştığı günleri görmedi. Ama biz genelde Asya ülkelerinde yaşayan yoksul insanların şişme botlarla koca denizleri aşmaya çalıştığını, daha iyi yaşam koşullarına sahip olan Batı ülkelerine ulaşmak için ölümü göze aldıklarını görüyoruz. Onlar herhalde serüven olsun diye yapmıyorlar bu işi. Hayatta kalmak için yapıyorlar. Göç hedefi olan ülkelerse yabancı göçmen akınlarına karşı duvarlar örüyor. Ama durduramıyorlar.


Galiba Jack London bize, bugün ne yaşadığımızı anlamamız için yaşadıklarımıza, biraz geriye çekilip tarihsel bilgilerimizin ışığında geriden bakmamız gerektiğini hatırlatmak istiyor; yazdığı o çok acı insan öyküleriyle okurlarının bir şeyi kavramasına yardımcı olmaya çalıştığını fark etmemek olanaksız: Hiç kimsenin aç ve açıkta kalmadığı, sömürüsüz, eşitlikçi ve kardeşçe bir dünya düzeni istemek, bazılarının sandığı gibi, bir çılgınlık ya da ham hayal değildir, tam tersine dünyanın en insanca, en soylu özlemidir, diyor.




Ümit Mutlu


Kara Kedi Dehşet

Michael Rosen

çeviren Ümit Mutlu

Tudem Yayınları'ndan çıkacak



Kedileri nasıl bilirsiniz?

İnternette izlediğimiz komik videolara ya da elbette evde beslediğimiz güzel canlara bakarak yanıtlarsak bu soruyu, büyük bir çeşitlilik sağlayamayız. Huzur veren, bizi eğlendiren, çoğu zaman sırf gözlerine bakarak bile mutluluk sahibi olduğumuz bol tüylü, çokça sevimli yaratıklardır kediler. Hem de ta Antik Mısır’dan beri. İflah olmaz bir kedisever olarak benim de hiç itirazım yok buna. Fakat unuttuğumuz bir şey var burada: Kediler tarih boyunca en az evrimleşen canlı türlerinden biridir. İhtiyaç duymamışlardır. Avcılıktaki ustalıklarını kurnazlıkla, yani (bilhassa da insanları) manipüle etme yetenekleriyle birleştirerek, uyum sağlamayı değil, kendilerine uyum sağlanmasını başarmışlardır. Kediler zekidir. Fazla zekidir.


İşte, yılın son çeyreğinde kucağıma düşen kapkara yün yumağı da tıpkı böyleydi. Eksiği yoktu, fazlası vardı. Adı Dehşet’ti. Kara Kedi Dehşet. Çocuk edebiyatının nüktedan ve yaratıcı ismi Michael Rosen’ın Dread Cat, Türkçe ismiyle Kara Kedi Dehşet adlı kitabından bahsediyorum. Çevirirken müthiş eğlendiğim bu kitabı özel kılan şey ise bambaşka... diyemeyeceğim aslında. Hikâye kedilerin tam da bu özelliklerine dayanıyor. Lakin fazlası var, çok daha fazlası.

İlk bakışta basit bir kedi-fare mücadelesi gibi göründü gözüme bu “ibretlik masal”. Fakat sonradan, ki hep sonradan gelir aklım başıma, her okuyuşta daha da derinleşen bir anlatı oldu çıktı. Evet, mazlum fareler bu zalim kedinin mezalimine karşı bir savaşa girişiyorlar, ama bunu yapış şekilleri, dahası usta yazar Rosen’ın bunu anlatış şekli, her şeyi değiştiriyor.


Michael Rosen son derece siyasi bir figür. Sosyalist. Aktivist. Köşe yazarı. Mücadeleci ve savaşçı. Aynı zamanda yazar ve şair. Ve tüm bunların bir araya gelişi sayesinde, bu kitabın ortaya çıkışı şaşkınlık yaratmıyor.


Farelerini önce ateşe atıyor Rosen. Mecbur buna, çünkü hakiki dünya da böyle. Tek tek av oluyor bu aval fareler. Hakaret olsun diye demiyorum; gerçekten de o kadar sersemler ki, “yemlerini” kapar kapmaz bir anda tamamen bireyselleşiyorlar ve Dehşet’in patisine düşüyorlar. Üstelik bunu anlamaları hayli zaman alıyor. Neden sonra aralarından biri çıkıp, “Arkadaşım, biz niye böyleyiz?” diyor ve nihayet, nihayet, birlikte hareket etmeyi akıl ediyorlar. Sonuç, katışıksız bir zafer.


Ayrıntıları anlatıp tat kaçırmak istemiyorum, ne de olsa kitap baharda yayımlanacak fakat şu da bariz şekilde ortada: Bu kadar kısa, bu kadar komik ve aynı zamanda bu kadar politik bir şey yazmak, hem de bunu çocukları hem eğlendirip hem de düşündürecek şekilde başarmak hakiki bir deha göstergesi. Ve tabii, bahsettiğim üzere, tecrübe eseri.


Her neyse... Merak ediyorum, Michael Rosen acaba Pink Floyd seviyor mudur? Eminim seviyordur. Çünkü aslında tüm bu hikâyenin damıtılmış halini Roger Waters, zamanında birkaç kelimeyle özetlemişti: Together we stand, divided we fall. 2023’te çalıştığım en keyifli kitaplardan biriydi, Kara Kedi Dehşet.




Ümran Özbalcı


Normal Efsanesi

Dr. Gabor Maté ve Daniel Maté

çeviren Ergin Süren

Hep Kitap



Bu yıl yayına hazırladığım kitaplar arasında beni en çok etkileyen kitap, modern psikoterapi deyince tüm dünyada akla gelen ilk isimlerden olan Gabor Maté’nin, oğlu Daniel Maté ile yazdığı Normal Efsanesi’ydi. Aslında sanırım Gabor Maté son yıllarda beni en çok etkileyen yazarlardan biri. Daha önce iki kitabını daha yayımladık ama Normal Efsanesi en kapsayıcı olanı.


Gabor Maté daha bir yaşını doldurmadan Macar Yahudileri sürgün edilince annesi tarafından, nispeten güvenli koşullarda yaşasın diye, sokakta tamamen yabancı bir kadına emanet edilmiş bir adam. Savaş zamanı Macaristan’da bir bebek olarak kronik açlık ve dizanteriye, bir yaşındaki çocuğu bırakın yetişkinler için bile tehditkâr ve sıkıntı verici akut rahatsızlıklara katlanmış. Ayrıca annesinin yaşadığı dehşeti ve amansız duygusal sıkıntılarını da özümsemiş. Haliyle mevcut çalışma alanı olan travmayla çok erken karşılaşmış. Hayatı boyunca da bu travmanın etkilerini yanında taşımış ve bir gün nihayet her şeyi geride bırakabilmiş.


Bu kitabında “normal” algısını alıyor odağına Dr. Maté. Mesela sağlık söz konusu olduğunda “normal” nedir? Önceden anormal olan bir şey radarımıza takılmasın diye türettiğimiz bir şey midir normallik? Ya da, “Tamam buraya artık bakmaya gerek yok” deyip geçiştirme şeklimiz mi? Gabor Maté günümüzün “normal” algısının tamamen yanlış olduğunu, modern tıbbın insanı bütünlüklü bir şekilde ele almadığını, hastalıklar söz konusu olduğunda duygusal dengeyi hiçe sayıp tüm sorumluluğu bağışıklık sistemine yükleyerek kolaya kaçtığını söylüyor. Oysa herhalde sağlık ve esenlik konusunda gelmiş geçmiş en takıntılı çağın insanlarıyız. Her yerde sağlık haberleri var, herkes bir karışım öneriyor, her boş anda yogaya pilatese koşuyoruz, genetik testlere para harcıyoruz, her gün yeni bir beslenme şekli öğreniyoruz vs. Ama kolektif sağlığımız kötüye gidiyor diyor Gabor Maté. Sonra ekliyor: “Neler oluyor? Nasıl oluyor da modern dünyamızda, tıbbi dehanın ve gelişmişliğin zirvesinde, akıl hastalığı ve bağımlılıkların yanı sıra giderek daha fazla kronik fiziksel hastalık görüyoruz? Ayrıca bunu fark ettiğimiz halde nasıl oluyor da daha fazla paniğe kapılmıyoruz?” Cevap çok karmaşık değil aslında. Sosyal ve ekonomik kültürümüz durmadan esenliğimizi ve akıl sağlığımızı baltalayan stres faktörleri üretiyor, sonra da türettiği “göz alıcı” mucizelerle bizi bir illüzyona sürüklüyor.


Gabor Maté bu stres faktörlerini ve her gün farkında olmadan nasıl bunlara maruz kaldığımızı öyle iyi analiz ediyor, öyle etkileyici hikâyelerle açıklıyor ki kitabı okuduktan sonra müthiş bir farkındalık kazanıyor, hiçbir “normal”e eskisi gibi bakamıyorsunuz. Kitabı Nisan ayında yayımladık, ben o günden beri sanırım herkese bu kitabı anlatıyorum, ara ara da elime alıp bir paragrafı okuyorum. Ve Gabor Maté gibi bir insanla aynı çağda yaşadığım için mutlu oluyorum.




Volkan Atmaca


Bir Modernlik Zemini: Barok Aşırılık

Mehtap Serim

 •

Sel Yayınları'ndan çıkacak



Mehtap Serim’in hazırlıklarında sona geldiğimiz Bir Modernlik Zemini: Barok Aşırılık kitabını sorunuza cevaben ileri sürebilirim. Daha önce, 2017 yılında, matbuatta cildiyeyi öne çıkaran Akın Nalça serisinden Bülent Erkmen’in tasarımıyla cüsseli bir baskısı yapılmıştı. Evladiyelik işti. Tek defaya mahsus sayılı basım olduğundan kitaba erişebilenler haliyle azınlıktaydı. Aynı yıl Akbank Sanat’ta "Barok Üzerine Tartışmalar" üst başlığıyla düzenlenen seminer dizisi aracılığıyla yazar, kitabın meramını görsel-işitsel mecrada kayda geçirerek daha geniş bir kesime süresiz duyurabilme imkânı bulmuştu. Sanıyorum pek çokları gibi benim de içeriğine dair fikir edinmem bu yolla mümkün oldu. Dayandığı doktora tezini okumaya başladığımda ise duyduğum hayranlık sayfalar ilerledikçe katmerlendi.


Mimar değilim. Yayıncılık hayatımın erken safhalarında Arredamento Mimarlık dergisinde çalışma fırsatı buldum. Uğur Tanyeli’nin yöresinde bulunmak her bakımdan eğiticiydi. Merakı zekâsı dirimiyle kavrardı. Dergi sayesinde ayırdına vardığım mimarlık dünyası ise, düşünsel derinliğiyle, benim gibi felsefe kökenli biri için cazipti; mecburi nedenlerle devam ettirilemeyen öğrenim hayatının boşluğunun dinmez sızısına merhem oldu. Yıllar sonra Sel’de editörlüğe koyulduğumda KentSel dizisi dahilinde -ya da burada olduğu üzere saçaklarında- mimarlık camiasının yerli yazar verimine alan oluşturmayı teklif ettim. Ekonomideki kötü gidişat artık ne kadar izin verirse…


Erhan Berat Fındıklı’nın Uğur Tanyeli’yle kalkıştığı, içeriğiyle olduğu kadar tavrı tarzıyla da birçok yönden az rastlanır nitelikteki söyleşi Toplumsal Hafıza, Mimarlık, Tarih ve Kuram ile girizgâhı yaptık. O da daha önce basılmıştı, bizde gözden geçirildi. Her iki kitabın da editörlük cephesinden bakıldığında harcıâleme meydan okur taraflarıyla bana tuttuğum iş üzerinde düşünme imkânı verdiğinin de altını çizeyim. İleride Gökhan Kodalak’ın Spinoza ağırlıklı okumalarının yer aldığı metin derlemini de çeviri sürecini tamamlar tamamlamaz yayımlamayı planlıyoruz.




Yankı Enki


Yabancı

Claudia Durastanti

çeviren Leyla Tonguç Basmacı

Siren Yayınları



2023’te üzerinde çalıştığım metinler arasında William Peter Blatty’nin Şeytan Çıkaran, Murat Başekim’in Pas ve Çiğdem Erkal’ın Kurtbağrı gibi eserleri başta olmak üzere beni heyecanlandıran pek çok kitap vardı fakat yılın son çeyreğinde yeni bir yayınevinde göreve başladım ve yeni adresim olan Siren Yayınları’nda masamda ilk bulduğum kitap –Claudia Durastanti’nin Yabancı adlı romanı– mesleki hayatımda çalkantılı günlerden geçtiğim bir dönemde bana çok iyi geldi. Aslında bu kitabın yayıma hazırlık aşamasının son düzlüğünde sürece dahil oldum ama yine de roman üzerinde çalışacak yeterli vakte sahiptim. Roman demek ne kadar doğru, onu da düşünmek gerek: Belki de, roman değil demek kadar doğru.


Elbette yeni görevimdeki ilk işim olduğu için bu kitabı ayrı bir yere koymam kaçınılmaz ama diğer yandan, eser halihazırda benzerlerinden farklılaşan, ister kurmaca ister kurmacadışı olarak değerlendirelim, çağdaş dünya edebiyatının nevi şahsına münhasır kitaplarından biri. Ne kadar gerçek, ne kadar otobiyografik, ne kadar kurmaca, ne kadar hayali diye meraklanarak okumamanın mümkün olmadığı bu kitap etkisini bu bilinmezliğe borçlu belki de. Roman gibi yazılmış bir hayat hikâyesi mi, yanlışlıkla anı-biyografi rafına koyacağımız bir roman mı, bunu kitap boyunca sorguladığımız gibi, kitabın son cümlesinden sonra da sorgulamaya devam ediyoruz.


Bir aile öyküsü anlatıyor Durastanti fakat kendi geçmişini bile hatırlarken çelişkili öyküler aktaran bir anne ile baba var bu ailede. Kahramanımız/anlatıcımız Claudia Durastanti de bu “neye inanacağız?” sorusunun peşine düşüyor. Tek soru bu değil tabii. “Neyi nasıl anlatacağız, nasıl anlaşacağız? Hangi dili konuşacağız?” gibi sorular da var, çünkü bu kitaptaki anne ile baba işitme engelli olmalarına rağmen işaret dilini kullanmayı reddediyor, ailedeki göçmenler sadece İngilizceyi değil, anadilleri olan İtalyancayı kullanırken de anlaşmakta güçlük çekiyorlar. Neticede herkesin bir “yabancı”ya dönüştüğü, herkesin biraz dışarıda kaldığı, ötelendiği ve yabana atılanların yabandan dönmeye çalıştığı, ana teması “dil” olan bir hikâye çıkıyor ortaya.


Leyla Tonguç Basmacı’nın İtalyancadan çevirdiği bu kitap, birçok açıdan okuma alışkanlığıma dinamizm getiren eserlerden biri oldu ve epeydir uzak kaldığım İtalyanca edebiyata da beni yakınlaştırdı. İstanbul Kitap Fuarı’nda okurlarla buluşan ve böylece benim de fuarda bir yayıncı olarak yeni okurlarımla buluşmama, sohbet etmeme vesile olan Yabancı, hem mesleki kariyerimde yaşadıklarımı “kurgu mu yoksa gerçek mi” diye düşündüğüm günlerde bana bahşedilmiş bir hediye gibi geldi hem de bir dilin nasıl yabancı bir dil haline geldiğini, o dili çevirme çabasının içimizdeki yabancının keşfiyle ne kadar temas içinde olduğunu göstererek, çevirmenlik ve buna bağlı olarak editörlük mesleğine dair ufkumu da tazeledi.




Yiğit Yavuz


Yazdönümü Gecesi Rüyası

William Shakespeare

çeviren Yiğit Yavuz

İthaki Yayınları



2023 yılında çevirdiğim kitaplar arasında benim açımdan en önemlisi, Shakespeare’in popüler oyunu A Midsummer Night’s Dream oldu. Çevirmenlik yıllarım içinde daha önce de Shakespeare eserleri çevirme teklifi almış ama o zaman buna sıcak bakmamıştım; cesaret edememiştim açıkçası. Gelgelelim, Ruth Ozeki’nin kalınca bir romanını çevirip teslim ettiğim günlerde, önümde daha cazip bir çeviri önerisi bulamayınca, İthaki’nin başlattığı Shakespeare dizisi içinden bir seçim yapmaya karar verdim ve üniversite yıllarımda ODTÜ Oyuncuları’ndan izlediğim, Can Yücel’in bu oyundan uyarladığı Bahar Noktası’nın belleğimde bıraktığı izlerin etkisiyle, seçimimi bu oyundan yana yaptım. Çeviriye başlarken amacım, oyunun yıllar içinde ortaya konmuş tercümelerinin sağladığı birikimden faydalanmakla beraber, onlara yeni şeyler katabilmek, Shakespeare’in defalarca çevrilmiş bir oyununu bir kez daha çevirme eylemini anlamlı, meşru ve değerli kılabilmekti.


A Midsummer Night’s Dream, Shakespeare’in şairlikle oyun yazarlığını harmanladığı bir metindir: Hem manzum, hem düzyazı kısımları vardır eserin. Manzum kısımlar metnin yüzde seksenine, düzyazı kısımlar yüzde yirmisine tekabül eder. Shakespeare’in manzum kısımlarda ağırlıklı olarak kullandığı “iambic pentameter”i Talât Sait Halman’ın Soneler çevirisinden aldığım esinle, Türkçenin 7+7’lik hece veznine uydurarak çevirmeye çalıştım. Özgün metindeki kafiyeli yapıyı da çevirime taşıdım.


Eser üzerinde çalıştığım aylar boyunca, edinenebildiğim tüm eski çevirileri karşılaştırmalı olarak inceledim. Gördüm ki metni 1936 yılında ilk kez Türkçeleştiren Nurettin Sevin yine hece vezniyle ve yine kafiye yapısına sadık kalarak yapmış çevirisini. O günün imkânları içinde kahramanca bir eylem olarak görülmesi gereken bu çabanın devamını, sonraki çevirmenler aynı biçimsel kaygılar içinde getirmemiş, böylece oyunun seyir değerlerini ön planda tutan, şiir değerlerini arka plana atan yeni çeviriler çıkmış ortaya. Bense özgün metnin biçim değerleriyle seyir değerlerini dengelemeye, Nurettin Sevin’in biçimsel çabasının izinden giderken, onunkine nazaran daha rahat okunmaya ve sahnelenmeye elverişli, dil açısından biraz daha pürüzsüz bir çeviri ortaya koymaya gayret ettim. Birkaç ay boyunca tabiri caizse bu oyunla yatıp kalktım, oyunun farklı edisyonlarını inceledim, sahne yorumlarını, film ve radyo tiyatrosu uyarlamalarını izledim.


Çeviri tekniğime ve tercihlerime dair bir takım açıklamalar, İthaki baskısına yazdığım önsözde yer alıyor. O açıklamalara ek olarak, oyunun ismini çevirirken özel bir tercihte bulunduğumu şimdi burada belirteyim: Özgün ismin başındaki “A” tanım harfini, Türkçede genel olarak işlevsiz gördüğüm, bu oyunun ismi özelinde de söyleyişe katkı sunmadığını düşündüğüm için gözden çıkarmayı seçtim. Böylece Yazdönümü Gecesi Rüyası başlığı çıktı ortaya.

Ben de her çevirmen gibi, bu çalışmanın yıllar içinde çok sayıda okura ulaşmasını, tiyatro gruplarınca sahneye taşınmasını diliyorum. Shakespeare’in ruhu şad, çevirimin yolu açık olsun.





Yunus Çetin


Album

Roland Barthes

çeviren Yunus Çetin

İş Kültür Yayınları’ndan çıkacak


Mektup okumayı seviyorum. Merak ettiğim insanların mektuplaşmalarını okumayı seviyorum. Barthes’a yazılan, Barthes’ın yazdığı mektupları çevirmek mutluluktu benim için.



Mesela:


Georges Perec’ten Roland Barthes’a

15 Haziran 1970

Sevgili Roland Barthes


Massin hakkında yazdığınız, geçenlerde Observateur’de çıkan makaleyi okuyunca sessizliğinize bir kez daha (ve doğrusu, giderek için için) hayıflandım.

Eserim ve eserimin gelişimi üzerinde hocalığınızla ve yazdıklarınızla öyle bir etki bıraktınız ve bırakmaya devam ediyorsunuz ki yorumunuzun bahşedebileceğinden başka bir anlamı, başka bir ağırlığı, başka bir varlığı yokmuş gibi geliyor bana metinlerimin.

İçten sevgilerimi kabul edin, sevgili Roland Barthes.


Georges Perec



Roland Barthes’tan Georges Perec’e


11, rue Pierre-Sémard, Rabat, 4 Temmuz [1970]

Sevgili Perec,


Mektubunuz duygulandırdı, ama aynı zamanda üzdü beni. Pekâlâ bildiğiniz gibi hem katiyen vaktim olmadığından (yani şu an kitap yazmaktan başka bir şeyle ilgilenmediğimi, yazmama köstek olacak hiçbir şeye tahammül edemediğimi söylemeye çalışıyorum) hem de böyle yazılar beni hüküm vermeye dayalı bir söylem biçimini benimsemek zorunda bıraktığı için, aslında hiç eleştiri yazısı yazmıyorum; ezkaza haftalık dergilere bir şeyler karaladığımdaysa verilmiş bir sözün baskısıyla karalıyorum. Demem o ki eserinize ilişkin bir sessizlik söz konusu değil: hakkında söz söyleyebilmem için (ki söylemeye dünden razıyım) eserinizin beni ilgilendirmesinden ziyade (zira daha ilk dosyanızdan itibaren ilgilendirdiği kesin) yaptığım çalışmaya doğallıkla dahil olabilmesi lazım; dolayısıyla çalışmalarımız kesişene –yahut ikisini buluşturacak bir vesile doğana– kadar sabretmeniz gerek; işte o zaman gösterdiğiniz itimada ve dostluğa karşı borcumu elimden geldiğince, üstelik sevinçle ödemeye çalışacağım.

Sevgilerimle,


R. Barthes








bottom of page