top of page

Yılın Kitapları • 2022 • I. Kısım


Çevirmenlerden ve editörlerden, 2022’de çalıştıkları metinler arasında onları en çok etkileyen, doyuran, heyecanlandıran ya da mutlu edenleri anlatmalarını istedik.


Atlas’ın danışma kurulu üyelerinden Oğuz Tecimen’le başka bir hareket noktasından, bambaşka bir ihtimali düşünürken biranda ortaya çıktı bu fikir; bu yılı hep birlikte iyi kitapları paylaşarak kapatalım, bütün bir yıl boyunca çalıştığımız metinleri düşünüp, en sevdiklerimizi hatırlayalım istedik.


Bu emekyoğun işleri ısrarla yapmaya devam ediyoruz, en çok da uğraştığımız metinlerden gerçekten beslenebildiğimiz, yaşam sevinci ve ilham alabildiğimiz için. Listedeki kitaplara bakarken ve seçicilerin yorumlarını okurken hem bunu hem de anlatılmaya değer ne kadar iyi kitabın yayımlandığını (ve yayımlanmak üzere olduğunu) göreceksiniz.


Katılan herkese çok teşekkürler, sayenizde yılı altmışın üzerinde farklı duygu, bir o kadar farklı hikâye ve iyi olması için verilen emeğin ürünleriyle kapatıyoruz.


Katılamayanlarla seneye buluşmayı; unuttuklarımızın bizi affetmesini; henüz tanışmadıklarımızla güzel vesilelerle karşılaşmayı diliyoruz.

 


Birinci Kısım • Katılımcılar











 




ADEM BEYAZ

GALENOS KİTABI

Galenos Kitabı

Der. R. J. Hankinson

Çev. Nur Nirven

Albaraka Yayınları

Felsefe, Bilim, Tarih



2022’de beni en çok mutlu eden olmasa da en çok etkileyen kitabın Galenos Kitabı olduğunu söyleyebilirim. Editörlüğünü geçen ay yaptım ve Ocak ayı içinde yayınlanacak. Hippokrates’le birlikte sadece Yunan tıbbının değil tüm dünya tıp literatürünün başında gelen isimlerden Galenos. İslam dünyasını da derinden etkilemiş. Modern Avrupa klasik ve skolastik bilim anlayışını 16. yüzyıldan itibaren terk etse de Galenos 19. yüzyılın başına kadar Avrupa üniversitelerinde okutulmaya devam etmiş. Bunun sebebi basit bir unutulma olamaz; aksine, hayatımızı doğrudan ve hemen etkileyen bir disiplin olan tıp disiplininde yıkılmaz bir sütun olarak o kadar yaşamışsa Galenos paradigması çok sağlam demektir. Orijinal versiyonu Cambridge Üniversitesi Yayınları tarafından basılan Galenos Kitabı da 1500 yıldan fazla süren bu paradigmanın ana hatlarını ve detaylarını ortaya koyuyor.


İster sıradan ister 1500 yıllık bir paradigma sahibi doktor olsun, bizim hekimden beklentimiz teorik olarak anatomiyi, biyolojiyi, fizyolojiyi vs. iyi bilmesi ve pratik olarak da insanı iyileştirmesidir. Bu kitapta Galenos’un bu yönleri ayrıntısıyla açıklanıyor. Ancak Galenos, bir hekimden hiç beklemeyeceğimiz şekilde, mantık ve felsefe (özellikle doğa felsefesi) alanlarında da onlarca kitap yazmış bir bilge. Hippokrates şerhlerinin yanında Platon ve Aristoteles şerhleri var. Sofistlere düşman, Stoacılarla kavgalı. Düzgün mantık eğitimi almamış bir hekimin nihayetinde hasta iyileştiremeyeceğini iddia ediyor, çünkü mantık bilmeyen biri tanım yapamaz (tanımı düzeltemez de), hastalık tanımlarını bilmeyen biri yanlış teşhis koyar, bu da iyileşecek hastayı bile ölüme götürür. Felsefenin en temel disiplinlerinden biri olan mantıktan başlayan Galenos kendi felsefi sistemini kurmuş ve bu teorik sistemi insan iyileştirmek kadar pratik bir alana kadar genişletmiş.


Galenos karakterine dair beni en çok etkileyen şey ise spekülatif ve metafiziksel argümanlardan hoşlanmaması ve kendi sisteminde bunlara yer vermemesi. Görünürde sıradan bir tavır olabilir, ama Newton, Galileo ve Copernicus gibi fizikçilerin sistemini felsefi temellere oturtan Kant da aynı tavrı benimsemiş ve bir devrim yapmıştı.


Tıp doktoru-filozof figürü kafamda yüce bir konumdaydı, Galenos ile daha yüce bir konuma erişti.


Bu tavır tabii ki onun doktor olmasından kaynaklanıyor, öyle bir teorik-pratik sistem kurması gerekiyor ki etkilerini 50-100 yıl sonra değil, hemen görmesi gerekiyor. Bu kadar kapsamlı bir sistem kurmasında tabii ki zengin bir aileden gelmesinin ve iyi bir eğitim almasının etkisi var, ama tarihte böyle yetişmiş birçok figür Galenos’un yanından geçemiyor.


Felsefe ve tıbbı bir araya getirme girişimi klasik figürlerde bile bu kadar azken çağdaş doktorlarda neredeyse hiç görünmeyen bir özellik. Bu kadar uzmanlaşma döneminde kimseden yoğun felsefe ve mantık eğitimi almasını ve bunu uygulamasını tabii ki bekleyemeyiz, ancak “ruh ve zihin” ayrımı üzerine hiç düşünmemiş, hatta böyle bir ayrım olduğunu duyunca şaşıran bir psikolog ya da psikiyatr görünce de insan kahrolmuyor değil.




ALGAN SEZGİNTÜREDİ

Her Şeyin Sonu

Katie Mack

Domingo Yayınları

Bilim



Teorik evrenbilimci (kozmolog) Katie Mack’in çok uzak varsayılan ama çok yakında hatta şimdi bile gerçekleşebilme ihtimali bulunan bir şeyi, evrenin sona ermesini ve söz konusu sonun nasıl olacağına dair bilim insanları ve düşünürler tarafından öne sürülüp makul oldukları üzerinde genel bir kabul oluşmuş beş teoriyi (“Büyük Çöküş”, “Sıcak Ölüm”, “Büyük Yırtılma”, “Vakum Bozunumu” ve “Sekme”) anlattığı, Domingo’dan çıkan Her Şeyin Sonu, bilim ve bilimkurgu sevdalısı bir yazar, çevirmen ve çeviri editörü olarak 2022’de üstünde çalıştığım en etkileyici, en ilginç kitaptı.


Kitabın çok kıymetli bilgiler ve düşündürecek bolca fikir sunmasının yanı sıra, bana göre en büyük artılarından biri, nispeten genç yaşına karşın alanında ciddi isim yapmış bir bilim insanı olan Katie Mack’in kuantum tünelleme, bengi dönüş, Higgs alanı, Planck sabiti, Dyson küresi, elektron bozunumu, elektrozayıf kuvvet, Doppler etkisi gibi okuyanı yorabilme hatta ürkütebilme ve kafa karıştırabilme tehlikesini ciddi ölçüde taşıyan teknik hususları ve gerçekliği yüzünden son derece karamsarlık yaratabilecek varoluşsal bir olguyu, her şeyin bir gün sona ereceği olgusunu hem kıvrak zekâsını ve yerinde espri yapabilme becerisini sergileyen son derece eğlenceli bir dille hem de meraklısının iyi bildiği dizilerden, filmlerden, tarihten, dinlerden, kıyamete dair anlatılardan, efsanelerden, Nietzsche’den Kaptan Kirk’e yayılan bir yelpazede pek çok isimden ve üstüne bir de hayattan alınma, herkesin özdeşlik kurabileceği, kavrayabileceği örneklerle anlatmasıydı.




ALİ VOLKAN ERDEMİR


Bir Kediyi Terk Etmek – Babam Hakkında

Haruki Murakami

Doğan Kitap

Roman



Haruki Murakami’nin Bir Kediyi Terk Etmek – Babam Hakkında adlı kitabının, yazarın en kişisel eseri olduğunu söylesem yeridir. Temelde dedesinin Budist Tapınağı’ndaki başkeşişliğini, babasının İkinci Dünya Savaşı hatıralarını ve çocukluğunda bir kediyi terk etmelerini konu ettiği kitabı bize üç kuşak Japonya ve Japon insanını da az, öz ve gerçekçi bir şekilde resmediyor.


2020’de Japonya’da kitap olarak yayımlanmadan önce 2019’da Bungei Shunju dergisinde “Bir Kediyi Terk Etmek – Babam Hakkında Konuşurken Söylediklerim” başlığıyla yer alan metin Çin’de büyük yankı bulmuştu. Çinliler bu yazıyı, dünyaca ünlü bir Japon yazarın İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’nın yaptıklarının sorumluluğunu alması olarak kabul edip büyük bir takdirle karşıladılar.


Gerçekten de Murakami’nin babası, esir düşen Çinli askerin infazı sırasında onun son anında ne kadar kahramanca bir duruş sergilediğini oğluna anlatmakla kalmamış, yaşamının sonuna dek her akşam Budist sunak önünde Japon, Çinli ayrımı yapmadan savaşta ölen herkesin ruhunun huzur bulması için dua etmiş. Yine kanlı cephede yüreğini ve ruhunu korumak için haiku yazmış. Kitapta bu Japon şiir türünün örnekleri de yer alıyor.


Murakami bu kitapta sadece ailenin erkeklerinden söz etmiyor. Dedesi ölünce başkeşişlik için en büyük aday Murakami’nin babası, çünkü bu unvan babadan oğula geçiyor. Ancak Asya ülkelerindeki tipik gelin-kayınvalide geriliminden dolayı Murakami’nin annesi Kyoto’ya taşınmaya karşı çıkmış ve neticede bugün Murakami’nin romanlarını okuyoruz; aksi halde Murakami bugün Kyoto gezimiz sırasında önünden yürüyüp geçeceğimiz tapınaklardan birinin başkeşişi de olabilirdi.


Ve kaybolan kediler. Murakami’nin roman sayfalarında gezinen kedileri, bu kez onun çocukluk hatıralarından çıkıp geliyor ve iki ilginç anekdota konu olarak kitapta yer buluyor.


Bu kitabı çok sevmemin en büyük nedeni, çekemeyenlerinin de gizli bir hayranlıkla dehasını kabul ettiği bu usta yazarın yaşamından bazı kareleri ve iç dünyasını bize içtenlikle sunması. Kitapta kullandığı yağmur damlası metaforuysa onun ne kadar mütevazı ve olgun bir insan olduğunu gösteriyor.




ALİCAN SAYGI ORTANCA

Lanetli Tavşan

Bora Chung

Çev. Sevda Kul

İthaki Yayınları

Öykü


Artık eskisi kadar metin üzerinde çalışamasam da en azından fırsat buldukça bazı kitaplara, özellikle özenerek seçtiğim kitaplara düzelti okuması yapmak için vakit ayırmaya çalışıyorum. Senenin son eserlerinden biri olduğundan mıdır bilmem ancak bu sene üzerinde çalışmaktan en çok keyif aldığım, beni his olarak mutlu etmese de en çok etkileyen kitap Güney Koreli yazar Bora Chung’un Lanetli Tavşan adlı öykü derlemesiydi. Sevda Kul’un özgün dilinden çevirdiği kitap her ne kadar Uluslararası Booker Ödülü finalistlerinden biri olsa da, henüz ödülün uzun listesi dahi açıklanmamışken İthaki’nin listesine eklediğimiz bir kitap olmuştu.


Son yıllarda farklı coğrafyalardan olup dirsek temasında bulunan bazı kitaplar var. Bu bir trend mi yoksa kolektif bilincin bir ürünü mü, kestirmek zor. Ancak Mariana Enríquez’in Yangında Kaybettiklerimiz, Carmen Maria Machado’nun Bedenine Yazılı Masallar, henüz dilimize çevrilmemiş olan Aoko Matsuda’nın Where the Wild Ladies Are adlı öykü kitapları da kadınlar tarafından yazılan, kadınların hikâyelerinin tekinsizin, doğaüstünün, tuhaf kurgunun olanakları kullanılarak kaleme alındığı metinler. Lanetli Tavşan da üslup olarak olmasa bile konu ve tür açısından bu kitapların yanında adı anılabilecek, en az onlar kadar sıradışı bir eser.


Bora Chung üniversitede bilimkurgu, Leh edebiyatı ve Rus edebiyatı dersleri veren bir akademisyen. Eğitimini alıp eğitimini verdiği konuların etkileri de öykülerinde azımsanmayacak derecede kendini hissettiriyor. Kitapta yer alan on öykünün tamamı doğaüstü. Öyküler her ne kadar fantastik ve bilimkurguyla temas etse de asıl gücünü tekinsizden ve korkudan alıyor. Karakterlerin her biri öykülerinde kurulan evrendeki gerçeklikle boğuşan, onun tekinsiz doğrularını çabucak sindirmeyen kişiler, hatta bunu yapan yegâne kişiler. Kendileri o evrene ait değilmiş gibi davranan, bu süreçte hayatta kalmaya çalışan, uğraştıkça da giderek yalnızlaşan kurbanlar âdeta. Bununla birlikte kurban olmayı da sindiremeyen ama yalnız kaldıkları için “dünyanın adaleti”ni intikam yoluyla yerine getirmeye çalışan uyumsuzlar. Bu intikamlarını kimi zaman oyunu kuralına göre oynayarak, kimi zaman o kuralları alt üst ederek, kimi zaman ise duygularının esiri olup mantıklarını tamamen bir kenara koyarak alıyorlar. Chung’un yabancılaştırıcı dünyasında hayaletler insanlara değil, insanlar hayaletlere musallat oluyor; miazmanın yargısını lanetli eşyalar getiriyor; mitik canlılar bereketle birlikte yıkım da getirmekten geri durmuyor; robotlar toksik ilişki dersi veriyor. İntikamlar alınsa da, karakterler kendi adaletini sağlasa da ne o evrenin tuhaflığı gideriliyor ne de intikam o karaktere bir mutluluk getiriyor. Değişmeyen tek şey, kendi dünyamızdan da aşina olduğumuz kasvet oluyor sadece.




ANIL CEREN ALTUNKANAT

Başkomiser Morse serisi

Colin Dexter

Mylos Kitap

Roman


Öncelikle Atlas’a bu güzel soruşturma için teşekkür ederim. Biz çevirmenler yaptığımız işler hakkında konuşma fırsatı her zaman bulamıyoruz. Varsa yoksa eşin dostun kafasını şişiriyoruz. Oysa hangimiz istemeyiz bizi etkileyen, yüreğimizi hoplatan işleri derli toplu, hakkıyla anlatmayı…


Sizlere Colin Dexter’ın Başkomiser Morse serisinden söz etmek istiyorum. 2021’de çevirmeye başladığım serinin bu yıl (hatta az önce) 4. kitabını, Service of All The Dead, bitirdim. Seri benim çevirmenlik kariyerimde ve gönlümde özel bir yere sahip. Başkomiser Morse dünyada hayli tanınan, birçok kez dizi ve filme uyarlanmış bir seri ama her nedense Türkçeye ilk kez çevriliyor – ve çevirmeni olmak bana büyük gurur veriyor. Ayrıca karakter olarak Morse’u çok sevdiğimi, onunla zaman geçirmekten keyif aldığımı da söylemeliyim. Aksi, kibirli ama bazı açılardan beceriksiz, son derece zeki ve kültürlü bir adam; aslında çekilmez biri ama şeytan tüyü var hınzırın. Davaları ele alış, arapsaçına dönmüş suçları çözüş yöntemi hayli ilginç. Elbette gözlem yeteneği sorgulanamaz ama Morse gözlem kadar hayal gücünden de destek alıyor. Bir bar taburesine tüneyip saatlerce bira içerek hayali kuramlar üretiyor ve işin tuhafı –kimi zaman somut kanıtları yok sayıp– bu hayallerin peşinden gidiyor. Yardımcısı Başpolis Lewis onu sürekli olgulara ve kanıtlara yöneltmeye çabalasa da Morse bildiğini okuyor ve bu hayallerden gerçeklere uzanıp suçu çözmeyi başarıyor – tabii bu bize esas olarak Morse’un karakter tahlilindeki becerisini ve insanı derinlemesine tanıdığını gösteriyor. Lewis karşımıza daha olgun, ayakları yere basan bir karakter olarak çıkıyor. İkilinin bürokrasiye, klasik yöntemlere yatkın ve düşkün olan tarafı; bu alçakgönüllü, dürüst ve çalışkan polis memuru Morse’u ustalıkla dengeliyor, hatta bazen dizginliyor.


Colin Dexter (1930-2017) klasik edebiyat alanında eğitim almış ve yıllarca akademisyenlik yapmış son derece kültürlü bir yazar. Bunu serinin her kitabında cömertçe ortaya koyuyor. (Morse da edebiyata düşkün, dil konusunda çok hassas ve klasik müziğe tutkun.) Dexter sadece olayları, karakterleri işlemekle kalmıyor, olayın içinde geçtiği mekân ve sistemleri de derinlemesine ele alıyor. İtiraf edeyim, bu çevirmen için bazı zorluklar yaratıyor; Oxford mimarisi ve şehir düzeni, İngiliz polis teşkilatının yapısı, İngiliz eğitim sisteminin işleyişi ve Anglikan Kilisesi’ne dair neler neler öğrendim… Ama zorlukları sevmeyen biri zaten çevirmenliği meslek olarak seçmez…

Serinin ilk kitabı, Woodstock’a Son Otobüs, Mayıs 2022’de (hatta tam doğum günümde) Mylos Kitap etiketiyle okur karşısına çıktı. Serinin ikinci kitabının da çok yakında çıkacağı müjdesini aldım.


Bana söz verdiğiniz için teşekkür eder, hepinizin yeni yılını kutlarım. Umut ve neşe dolu bir yıl olsun.




ARMAĞAN EKİCİ

Doktor Katran ve Profesör Tüy Sistemi

Edgar Allan Poe

Koridor Yayınları

Öykü



2022’de Ulysses’in yayımlanışının 100. yılını, benim çevirimin yayımlanışının 10. yılını kutladık. Joyce ve Ulysses üzerine çalışmayı sürdürdüm, akademik makaleler yazdım, konferanslara, okuma gruplarına katıldım. 100. yıl için Norgunk ile Ulysses üzerine alfabetik sıralanmış kısa makalelerden oluşan bir “Ulysses Abecedarium” hazırlamaya başladık, görmediyseniz bir bakın.

Joyce çalışmalarının dışında 2022’de tek bir çevirim yayımlandı, Edgar Allan Poe’dan Doktor Katran ve Profesör Tüy Sistemi başlıklı öykü seçmesi. Benim için özellikle değerli kitaplardan biri bu; 2020’de Gizem ve Düşgücü Masalları ile giriştiğim Poe macerasının devamı. Doktor Katran ve Profesör Tüy Sistemi’ndeki 16 öyküyü Poe’nun tüm öykülerini tarayarak seçtim. Bu seçmede Poe’nun değişik yönlerini örneklemek istedim. Bilinen korku ve gizem öykülerinin yanı sıra, mizahçı ve felsefi spekülasyon yapmayı seven tarafını da göstermeye çalıştım.


Poe hem Türkçe edebiyat merakımda hem İngilizce okumayı öğrenmemde çocuk yaşlardan beri bana eşlik etmiş, yaş aldıkça eserlerinin başka yönlerini gördüğüm, böylelikle bana ömür boyu can yoldaşı olmuş yazarlardan biri. Poe’nun insan ruhunun karanlık yönleri ile ilgili gözlemlerini, bunları yazarken kullandığı ironik, sanatlı dili çok ilginç buluyorum, görsel sanatları, müziği, sinemayı, tiyatroyu bunca etkilemiş olması boşuna değil.


Bu çevirilerle bir yandan Poe’ya minnet borcumu ödemeye çalışıyorum, bir yandan da çeviri sanatıyla ilgili fikirlerimin bugün ulaştığı sonuçları göstermek istiyorum. İngilizcesiyle karşılaştırarak okuyanlar, tam tamına Poe’nun dediğini, Poe’nun üslubunu da taklit ederek Türkçede tekrarlamak hedefi ile, akıcı, melodik bir Türkçe metne ulaşmaya çalışmak hedefi arasındaki denge oyununu görecekler.


Kitabı birlikte çalışmayı özellikle sevdiğim, uyarılarından, önerilerinden çok yararlandığım iki dostumla (Merve Çanak ve Oğuz Tecimen) birlikte hazırladık. Oğuz Tecimen’in seçtiği klasik Poe illüstrasyonları da bence çok yakıştı.


Kitap elime geçtikten sonra en eski, en değerli dostlarımdan biri olan Selçuk Sami Cingi ile pandemi yıllarından sonra nihayet buluşabildik. Selçuk Sami ile aramızdaki müzikseverlik kardeşliği ikimiz için de çok önemli. Alan Parsons Project’i ve Poe temalı ilk albümlerini ikimiz de çok severiz. Kitabı bu başlıkla elimizde görmenin bizde yarattığı mutluluğu siz de paylaşmak isterseniz, Alan Parsons Project’in kitapla aynı adı taşıyan şarkısını siz de bizim için dinleyebilirsiniz.




AYŞE BAŞCI

Bitkilerin Ruhu

Robin Wall Kimmerer

Mundi Kitap

Ekoloji, Bilim



2022 ne yazık ki bildiğimiz, sevdiğimiz, alıştığımız kitapçıların birer birer kapandığı, pek çok yayınevinin vites küçülttüğü, yeni çevirilerin her zamankinden daha uzun süre basılmayı beklediği bir yıl oldu. Her şeye rağmen işimize sarılmaya, huzuru kitaplarda aramaya devam ettik. Ben de 2022’de çok verimli çalışamadığımı itiraf etmeliyim. Geçim kaygısı ve memleket meseleleri her geçen gün aklımızda daha da çok yer kaplarken çalışmak zordu. Bununla birlikte, Mart 2022’de Mundi Kitap tarafından yayımlanan Bitkilerin Ruhu adlı çevirimin kalbimde çok ayrı bir yeri olduğunu da belirtmeliyim.


Amerikan yerlisi kökenlerinden çok uzun yıllar kopmuş olan botanikçi Robin Wall Kimmerer’ın yazdığı kitap, bir bilim kadınının asırlarca eziyet görmüş halkının kökleriyle, mitleriyle, gelenekleriyle tanışma, beraberinde de doğayla o güne dek kurduğu bilimsel bağı kadim sezgilerle ve bilgilerle uzlaştırma serüvenini anlatıyor. Aydınlanmayla birlikte insanın merkeze konduğu bir dünyanın kurulması, hepimizi doğadan uzaklaştırdı. Çünkü insan “efendi”ydi ve efendiler kendilerinden aşağı mahlukatla hemhal değil ancak onlara üstün olabilirdi. Bu üstünlük iddiası da kaçınılmaz olarak doğayı algılayışımızı, bitkilerle ve hayvanlarla iletişimimizi etkiledi. Hepsinden önemlisi de kadim bir bilgiyi, yani dünyanın bir bütün olduğunu unutmamıza yol açtı. Bu bütünlüğü atalarının geleneklerinde, üretim ve yaşayış tarzlarında, inançlarında bulan Robin Wall Kimmerer, öğrendiklerini Bitkilerin Ruhu’nda bizimle paylaşıyor. Semenderlerden yabani çileklere, yıldızpatılardan somon balıklarına, taşlar ve kayalardan yapraklara kadar her türlü varlığın gerçekten de “var olma” zeminlerini anlatırken şiirsel bir dil ile bilimin dilini bir araya getiriyor.


Zor bir çeviri süreci yaşadığımı inkâr edecek değilim. Kuzey Amerika’ya özgü onlarca bitkinin ve hayvanın olabilecek en doğru isimlerini bulmak, YouTube videoları sayesinde Amerikan yerlilerinin ateş yakmakta kullandıkları farklı yöntemleri inceleyip anlamaya çalışmak, eskiden sadece filmlerde işittiğimiz akçaağaç şurubunun yapımını araştırmak… Bitkilerin Ruhu’nu çevirirken çok şey öğrenmenin yanı sıra, çocukluğumdan beri içimde hissettiğim toprak sevgisini de pekiştirdim. Üstelik sadece sevgiyle yetinmeyip toprağa daha fazla saygı duymam gerektiğini fark ettim. Âşık Veysel’in kadim öğretilerle ve güçlü sezgileriyle tanıdığı toprak, biz şehirli çocuklara hep saksı içinde sunuldu. Gerçek değerini anlayamadık. Ona, ürettiklerine, içinde barındırdıklarına yeterince saygı duymadık. Kendi deneyimimden yola çıkarak, bu kitabın okurları toprağa ve tabiata daha yürekten bağlayacağına inanıyorum.




AYŞE DENİZ TEMİZ

Kabahat İşlemek, Doğruyu Söylemek.

İtirafın Adalet Kurumundaki İşlevi.

Louvain Üniversitesi Dersleri, 1981

Michel Foucault

Ketebe Yayınları

Felsefe



Foucault’nun 1980 Belçika derslerini okumaya başladığımda önce College de France derslerinin dışında kalmış yeni bir metne ulaşmaktan duyduğum heyecan daha sonra başka bir biçime büründü. Metin kırk yıl bir köşede saklı kalmış bir tohum gibi, 2020 ertesi dönemde kendisine mümbit bir toprak bulmuştu sanki. Onu bu toprakla kavuşturma işini üstlenebilirdim. Foucault soykütük araştırmalarında neden ısrarla tıp bilimi ve kurumu üzerinde durmuştu? Özellikle psikiyatriye odaklanmaktaki amacı Aydınlanma düşüncesinin aklı merkez alırken akıldışı sayarak felsefenin dışına gönderdiği zihinsel faaliyet ve durumlara odaklanmak mıydı? Yoksa felsefeyle psikiyatri arasındaki bu ilişkinin ötesinde başlıbaşına tıbba has bir istibdat tarzına mı işaret ediyordu? Diğer taraftan, Foucault’nun daha dar bir kesim tarafından bilinen iktisat düşüncesinin soykütüğü üzerine incelemeleri ise bilgi ve iktidar analizine başka bir perspektif açıyordu. Örneğin sınırlandırarak, kapatma ve cezayla işleyen bir yönetme [gouvernement] biçiminden, sınırları açık, tek tek bedenleri denetlemek yerine belli bir istatistiksel aralık dahilinde sapmalara göz yuman, kitleyi ve nüfusu esas alan düzenleyici iktidar türüne geçiş. Ondokuzuncu yüzyılda sömürge imparatorluğunun idaresi sorunundan doğan ve örneğin ulusal sınırlar ve ticaret kotaları yerine sömürgelerle serbest ticareti ve bu rekabetin bir takım üretici ve tüccarları bertaraf etmesine göz yummayı savunan bu liberal yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra neoliberal iktisat anlayışında kendisini güncelleştirip sağlamlaştırıyordu. Gelgelelim önemli bir uyarıyı her dönemeçte ısrarla hatırlatıyordu Foucault. Geçmiş bir döneme ait bir iktidar tekniğinin gelecekte tekrar karşınıza çıkmayacağının garantisi yoktur.


Kabahat İşlemek, Doğruyu Söylemek şiarı altında toplanan derslerde itirafın adalet kurumundaki işlevini incelemeye başlarken Foucault bir kez daha psikiyatrinin doğduğu dönemden bir sahneyle giriş yapar. Daha sonra Katolik Kilisesi’nin günah çıkarma biçimindeki itiraf ritüelinin izini sürerek Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarındaki kaynağına ulaşır ve bir form olarak soyutlanan itirafın din ve dini cezalandırmanın alanından nasıl hukuk alanına geçiş yaptığını ve hukuktan nasıl tıp alanına kaydığını ve tıbbın da daha sonra nasıl hukuki yargıya zemin oluşturduğunu takip eder. En sona sakladığı ve önceki derslerin iki misli hızlı bir tempoda anlattığı son derste ise o sıralarda, yani 1980’ler başında, Fransa ve Belçika’da görüşülmekte olan hukuk reformunu gündeme getirir. Belçika’ya davet edilmesine vesile olan da zaten bu sorudur. Cezanın hafifletilmesi, hatta hapis cezasının ortadan kaldırılmasıdır söz konusu olan. Fakat aynı zamanda suç kavramı da belli bir fiille sınırlı olarak tanımlanmaktan çıkmış, onun yerine suçlu daha doğrusu töhmet altındaki (kriminal) birey yahut kişilik kavramı gelmiştir. Mahkeme heyetinin hüküm verebilmesi için suçun ispat edilmesi değil, heyetin karşılarındaki bireyi tanıması, onun kim olduğunu öğrenmesi beklenmektedir. Foucault’nun konuşmakta olduğu salonda ise kendisini Louvain Üniversitesi’ne davet eden reformist hukukçular dinleyiciler arasındadır. Öyleyse Foucault’dan beklenen, itirafın uzun bir soykütüğünün ardından, yargı reformu hakkındaki düşüncesini “itiraf etmesi” veya aklından geçenler konusunda dinleyicilere “doğruyu söylemesi” midir? Doğruyu Söylemek çoğu kez bir Kabahat İşlemek’le eş tutulsa bile?

Çeviriyi bitirmekte olduğum sırada koronavirüs karantinaları güneşin yüzünü göstermesiyle birlikte son bulmuştu. Ama kapatmanın ortadan kalkmasını aslında “temas takibi” [contact tracing] yöntemine borçluyduk. Yani kişilerin coğrafi mekândaki hareketlerini harekete giriştikleri anda elektronik bir veri sistemine beyan ettikleri ve ancak sistem onay verdiği takdirde hareketi gerçekleştirebildikleri bir sistem. Bir bakıma, henüz Kabahat İşlemeden Doğruyu Söylemek söz konusuydu, Kabahatin tanımının ise hukuk mercii değil, tıp kurumu tarafından belirlendiği bir durum. Tıbbın bilimsel yargısının ise kolluk kuvvetleri tarafından yürürlüğe konduğu bir durum. Ve tıbbın bilimsel yargısının iletişim teknolojileri aracılığıyla tek bir havuzda toplanıp merkezi iktidara teslim edildiği bir durum. Karantinanın karaltısı daimi bir ihtimal olarak ufukta asılı dururken Türkiye’de de bir kez daha kapsamlı bir yargı affının söylentileri dolaşıyordu.




AYŞE TUBA AYMAN

Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası

Maddie Mortimer

Çev. Rabia Elif Özcan

Timaş Yayınları

Roman



2022 yılında beni kalbimden vuran kitap –hiç şüphesiz– Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası oldu. Bir okur ve yayıncı olarak biçim ve kurguyla “iyi oynayabilen” yazarlardan hep çok etkilendim, ama bu konuda en ölümcül darbeyi Maddie Mortimer’dan aldım sanırım. Pekâlâ klişeler üzerinden istediği etkileşimi alabileceği bir konusu var romanın: Ölümün kıyısında kanserli bir anne, tansiyonu yüksek bir anne-kız ilişkisi ve kahramanın tüm yaşamına sirayet eden bir toksik aşk hikâyesi... Maddie ise bunlara düşmeden, klişelerle mesafesini koruyarak hem yarattığı karakterleri hem de oyuncaklı kurgusu ve biçimiyle ışıl ışıl, yepyeni bir “şey” inşa etmiş. Ölüm, kayıp ve yas gibi birçok okur için tetikleyici olabilecek meseleyi –üstelik romanın otobiyografik öğeler içermesine, yazarın küçük yaşta annesini kansere kurban vermesine rağmen– böyle bir kreatif zarafetle kuşatması bence büyüleyici, yüzleşmeyi hak eden bir gerçeklik. Kendi kurallarını koyan, karakterler arasında sekerken kendi sesini bulan, tipografik oyunlarıyla duyguya ve hikâyeye fiziksel bir biçim kazandıran bir roman Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası. Bu öyle bir roman ki papaz baba üzerinden inancı, yıkıcı sevgili üzerinden aşkı ve kendiliği, ikinci bir anlatıcı olarak romana dahil olan kanser üzerinden bedeni sorgulatıyor. Büyüleyici bir kaleydoskopla –her anlamıyla– içimize bakıyoruz kahramanımızla birlikte. İnsanların başarılarını yaşlarıyla orantılamaktan hoşlanmasam da kabul edelim, 1996 doğumlu bir yazarın ilk romanıyla Booker Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmesi biraz fazla şahane bir durum. Maddie’nin gelecek işlerini merakla bekliyorum, bunu düşünmek bile yeterince heyecan verici bence. Ki bu konuda yalnız olmadığımdan da eminim. Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası’nın ilk baskısı üç hafta gibi kısa bir süre içinde tükendi. Usul usul işleyen bu tavsiye mekanizmasına şahit olmak; bunca insanın kolektif bir duygu/yara etrafında toplandığını, hikâyeyle ne kadar kişisel ne kadar özel bağlar kurduklarını takip edebilmek muhteşem bir duygu.




AYTEK SEVER

Denemeler: Birinci Seri

Ralph Waldo Emerson

Doğu Batı Yayınları

Deneme



Şiir, çeviri ve editörlük işlerim arasında benim için 2022’nin başlıca işi Ralph Waldo Emerson, Denemeler: Birinci Seri çevirisi oldu. Aslına bakılırsa, ön hazırlıklarını 8-10 yıl önce yaptığım ve aralıklı olarak birkaç yıldır üzerinde çalıştığım bu çevirinin ancak kabaca son üçte birlik diliminin emeğini bu yılın ilk yarısına sığdırmıştım. Ama yaz başında dosyamı yayınevine teslim etmeden önce âdetim olduğu üzere son okumamı yaparken, çevirinin dil ve okunabilirlik açısından başarısız olduğunu gördüm: Canlı (“ağsı”) bir dokuya sahip değildi; iç bütünlüğü ve dinamizmi zayıftı ve yazarın “nefes”inden (örneğin Amerikan şiirinde Whitman ve Dickinson’a miras kalan bir nefes) yoksundu. Sonrası, mayıs ortalarından eylül ayının (hatta yazdığım “Önsöz” ile beraber ekim ayının) başına kadar koca bir yaz mevsimini benden alan, metnin iç ve dış göndermeler ve ilintiler labirentine tekrar daldığım, etimolojiyi didiklediğim, metni cümle cümle, paragraf paragraf birçok “okunuş provasına” tabi tuttuğum çileli bir çalışma süreci oldu: “kan, ter, gözyaşı; tutku ve çekişme; sevgi ve yüzleşme; tezat ve kaynaşma; azmin deliliği ve yöntemin özeni; üstdevir ve sıfır noktası; karanlık ve aydınlık – yoğun, ağır, dolu dolu bir çalışma.” Çünkü, yazarın ve yapıtın özgün/kaynak dil ekosistemindeki formunu/biçimini keskin bir kavrayışla yakalamak ve başka/öteki/erek dil ekosisteminde yeniden “kendi” içeriğine (>konumuna>aurasına) büründürmek olarak tanımlayabileceğimiz çeviri eylemi (selamlar Haun Saussy!), özellikle de Emerson gibi başlı başına bir kültürün, bir düşünce ve yazı geleneğinin soyağacını kurmuş, pek çoklarının başucu yazarı olmuş ve koskoca bir literatürü esinlemiş bir klasik söz konusu olduğunda daimon’u teneffüs etmeyi (“almayı”, “tutmayı”, “vermeyi”) zorunlu kılıyordu. Yani yapıtın/kitabın hem estetik hem etik hem de ekstatik çatısının (“varlık evinin”) hassas bir dengeyle kurulması gerekiyordu ve ben de vargücümle çabaladım. Neticede Emerson gibi bir dev var karşımızda – Jorge Luis Borges’in giderek ağırlaşan körlüğünü ve yaklaşan ölümü düşünerek kaleme aldığı ünlü “Elogio de la sombra” (Karanlığa Övgü) şiirinde hayattan kendine nelerin kaldığını sayarken adını andığı biricik yazar; bu bile bize çok şey anlatıyor. Emerson’ın Türkçede kendi sesini bulabilmesine aracı olabildiysem (tüm çabama rağmen bozguna uğramadıysam) ne mutlu!




BEGÜM KAVULMAZ

Dinlenme ve Rahatlama Yılım

Ottessa Moshfegh

İthaki Yayınları

Roman



Bu yıl çevirisini teslim ettiğim kitaplar arasında benim için en olaylısı Ottessa Moshfegh’in Dinlenme ve Rahatlama Yılım adlı kitabıydı. Granta, Paris Review gibi yayınlardaki öykülerinden tanıdığım yazarın 2015 tarihli ilk romanı Eileen’i severek çevirmiştim. Dinlenme ve Rahatlama Yılım 2018’de yayımlandığında çevirisini üstlenmiştim ama yayıneviyle çeviri sözleşmesini bir şekilde karşılıklı iptal etmiştik. Yazar İthaki’ye geçince Alican Saygı Ortanca’nın talebiyle çoğu zaten bitmiş olan çeviriyi tam da geçen yıl bu dönemde yoğun çalışmayla tamamladım ve Ocak’ta teslim ettiğim çeviri Mart’ta yayımlandıktan sonra birkaç baskı yaptı. Ottessa Moshfegh’in son romanı Ölümü Ellerinde Tutarken’i de Burcu Denizci çevirisiyle İthaki bu yıl yayımladı. Yazdıklarını çevirmesem de takip edeceğim ilginç bir çağdaş yazarın Türkçe yayın dünyasında yerini bulup okuruna kavuşmasına dahil ve şahit olmak güzeldi. Son romanı Lapvona’yı okumayı henüz bitiremesem de bundan sonra yazacaklarını şimdiden merakla bekliyorum.



BEKİR DEMİR

Derrida İstanbul’da: Sekülerizm, Öteki ve Sorumluluk

Zeynep Direk

Fol Kitap

Felsefe



Sorunuzu görünce ilk şöyle düşündüm: 2022 ne zamandı? Çoğu yayıncı dostum için olduğu gibi, bir noktadan sonra gerçek zamanınız da, yaşanan zamanınız da kitap oluveriyor. Sakalınıza düşen ağartılar da olmasa neredeyse bir zamansızlık evreni diyeceğim. Bu nedenle öncelikle 2022’yi bizim evrenimizdeki birkaç kitapla özetleyeceğim izninizle.


Biz 2022’ye Lavelle’in Söz ve Yazı’sı, Bergson’un Süre ve Eşzamanlılık’ı, Metafelsefe ve Kayıp Yüzleşme ile girdik; Irigaray’ın Ateşi Paylaşmak’ı, Özgür Taburoğlu’nun Varlık İzleri, Santayana’nın Aklın Yaşamı ilk zamanlar yoldaşımız oldu; son zamanlarımızı ise Fuller’in Hakikat Sonrası ve Reid’in İnsan Zihni aldı. İki sancılı dostu saymazsam olmaz: Kant’ın Antropoloji’si ve Corpus serisi (Tanrı, Bellek, Aşk, Kurmaca). Ne güzel çalışmışız! Tarih, bilim ve sosyolojide başlattığımız serileri ise sadece anmış olayım.


Maalesef yayına hazırlığını yapıp da beni mutlu eden bir kitap yok, çünkü daha çok sancılı bir süreç bu benim için. Ama 2022’nin meselelerine doğrudan işaret etmesi ve umarım 2023’e ışık tutması açısından Zeynep Direk hocanın Derrida İstanbul’da: Sekülerizm, Öteki ve Sorumluluk kitabından bahsetmek isterim.


Zeynep hocanın, Derrida’da “Hayvan, insan, Tanrı terimleri egemenlik mantığı içinde nasıl konumlanırlar?” sorusu bende iz bırakan en temel tartışmalardan birisi oldu; belki de tüm Batı felsefesi geleneğini etkileyen Aristoteles’in insanı “politik hayvan” olarak tanımlaması, aynı zamanda hayvanın politik egemenliğe tabi kılınışı. Derrida’nın politik felsefesini kuran hayvan ile insan arasındaki bu analoji ile Türkiye’ye bakan kitap, yaşamı örgütlemeye dair büyük bir imkân sunuyor bence.


İkinci olarak ise şu soru kitabın en özgün yanlarından biri: “‘Yeni Türkiye’nin yapısökümü bize ne söyler? Anadilde eğitim, toplumsal cinsiyet normları, zorunlu din eğitimi tartışmalarının çevrelediği bu sorunun odak noktasında ise “sekülerizm” ve “öteki” problemi yer alıyor. Eleştirel düşünmenin yerini alan bugünkü durum, hiç de tesadüfi değil; eğitimin Müslüman gençlik yaratma hedefiyle şekillendirilmesi, Yeni Osmanlıcı tarih ideali, ahlakın aileye ve dine indirgenmesi, sisteme yönelik eleştirilerin önünün alınması hamlesi bir bakıma.


Son olarak Derrida, adalet deneyiminin sonsuz bir kopuşa işaret ettiğini düşünür. Sorumluluk da aynı şekilde, “şeylerin düzeninden bir kopuş getiriyorsa ve imkânsız için duyduğu arzuda olanakların ufkunu yeniden düşünüyorsa devrimcidir.”




BERRAK GÖÇER

Güneş Saati

Shirley Jackson

Siren Yayınları

Roman



Artık Shirley Jackson’dan bahsettiğimde kendimi tekrar ediyormuş gibi hissediyorum. Beni tanıyanlar yazara duyduğum özel ilgiyi zaten biliyor. Ama yıldan geriye kalanları düşündüğümde, çevirdiğim kitaplar arasında bir Shirley Jackson varsa mutlaka öne çıkıyor.

Ev teması, agorafobiyle boğuşan Jackson’ın edebiyatında önemli bir yer kaplıyor. Daha çok bilinen Tepedeki Ev ve Biz Hep Şatoda Yaşadık romanları gibi Güneş Saati de malikâne denebilecek, büyük bir evde geçiyor. Burası Bay Halloran tarafından, çok para kazandıktan sonra eşine hediye olarak inşa ediliyor. Kasabaya yakın ama katiyen içinde sayılmayacak bir mesafede bu ev; ev halkının da kasabalılarla benzer şekilde mesafeli bir ilişkisi var. Bir gün Bay Halloran’ın hayaleti kızına görünüp dünyanın sonunun geleceğini, sadece evdekilerin kurtulacağını söylüyor. Yeni bir dünya kurmak için seçilmiş olduklarını hiç duraksamadan kabul eden ahali memnuniyetle eve kapanıyor.


Güneş Saati bir cenaze sonrası açılıyor. Roman boyunca evde kalmaya yeni konuklar geliyor, bir gelen bir daha gitmiyor. Kasabaya yapılan bir ziyaret hariç mülkte ve civarında geçmesi, ayrıca diyaloglar kitaba bir tiyatro havası katıyor. Jackson hemen her eserinde mekânı son derece canlı bir şekilde tasvir ediyor, mekâna bir karakter gibi hayat veriyor. Gerçek karakterleri ise hep bir esrar perdesine sarılı, kendilerinden ve ötekilerden gizlemeye çalıştıklarıyla varlar. Jackson’ın hikâyelerinin vurucu noktaları da zaten satır aralarında, yazmadıklarında, konuşulmayanlarda. Güneş Saati bu açıdan bir Shirley Jackson romanından beklenecek şekilde gerilim ve gizem yüklü.


Öte yandan bu roman yazarın belki yaygın şekilde bilinmeyen bir yanına da ışık tutuyor: komedisine. Güneş Saati komik de bir kitap, evdekilerin iktidar mücadelesi, kasabalılarla yaşanan yanlış anlaşılmalar, evin ve kasabanın geçmişine dair hikâyeler, hepsi ince bir mizah içeriyor. Yangınlar ve sellerle gelecek olan felaket, ardından vaat edilen bakir dünya insanın aklına ister istemez iklim krizini getirerek modern kaygıları da depreştiriyor. Ama kolektif ruh halini irdelemede usta olan Jackson’ın dünyanın sonu gibi ağır bir konuyu mizahla ele alması Güneş Saati’ni tür olarak betimlemesi zor, çokkatmanlı bir romana dönüştürüyor.




BETÜL PARLAK CENGİZ

Di un fragile legame (Kırılgan Bağ)

Cristina della Santa

Yayıncısını arıyor

Roman


Bu yıl içinde çevirdiğim kitaplar arasında en çok beğendiğim İtalyan asıllı İsviçreli yazar Cristina della Santa’nın Di un fragile legame başlıklı romanı oldu. Kitabın kahramanı Matilde hiç tanımadığı babasından kendisine miras kalan ambalajı oldukça çekici bir kutuyu çöpe attıktan sonra Güney İtalya’ya bir göçmen kampına doğru yola çıkıyor. Kocasını, düzenli yaşamını, babasının mirasını, zengin Avrupa ülkesi İsviçre’yi, İtalya’da karaya ayak basan göçmenlere yardım etmek için terk ediyor.


Bu arada çöpe attığı miras, o albenisi yüksek kutu elden ele dolaşıyor. Kutu el değiştirdikçe başka başka hikâyelere tanık oluyoruz. Bu hikâyeleri birbirine bağlayan kırılgan bağ belki de insanlığın mirası olan o vahşet… Irkçılıktan, işsizlikten, baskı ve şiddetten kaçıp refah toplumuna sığınan insanları bekleyen ne? Gökkubbenin altında bizleri birbirimize bağlayan ne?


Cristina della Santa farklı pek çok kahramanın bölük pörçük fragmanlardan oluşan öyküleriyle bu bağın niteliğini ve gerekliliğine dikkat çekerken bu sorulara yanıt arıyor. Bunu yaparken ne umudu ne de umutsuzluğu öne çıkarıyor, göçmenlere İtalyanca öğretmenliği yaptığından deneyimlerinden süzülen gerçekçi bir bakış açısı kahramanlarına yansıyor. Romanın kurgusu göç ve göçmen sorununa pek çok farklı kahramanın perspektifinden bakmayı sağladığı için çokseslilik ve çoğulculuk vurgusuyla bizleri sarıp sarmalayan gökkubbenin altında sadece ve sadece insan olduğumuzu hatırlatıyor.


Bu arada kutunun, o garip mirasın başına ne geliyor? Miraslar ne işe yarar? Bu soruların yanıtları da bu çevirime bir yayıncı bulduğumda ortaya çıkacak!




CANSU CANSEVEN

Bir Porsiyon Sanat

Fatma Berber ve Sümeyra Gümrah Teltik

Yemek, Sanat, Röportaj

Düşbaz (Ayrıntı Yayınları)



Fatma Berber ile Sümeyra Gümrah Teltik’in birlikte düşleyip kâğıda döktükleri Bir Porsiyon Sanat adlı kitap, henüz proje aşamasındayken beni çok heyecanlandırmıştı, kitabın vadettikleri muazzamdı: Müzikten sinemaya, edebiyattan tiyatroya ve mimariye olmak üzere çeşitli alanlardaki öncü isimleri bir araya getiriyor ve sanatın farklı dallarını yemekle buluşturup bize bir yemek ve sanat kitabından fazlasını, bir kültür ve insan tarihi sunuyor. Kitapta kimler var kimler: Erhan Altunay, Zeynep Oral, İsmail Acar, Deniz Güvensoy Rafet Arslan, Temür Köran, Murat Güllü, Gülçin Anmaç, Günseli Kato, Cem Mansur, Sinan Büdeyri, Serhan Bali, Refik Hakan Talu, Emre Kartarı, Eren Noyan, Okay Temiz, Aslı Perker, Hakan Bıçakçı, Ahmet Ümit, Özlem Kumrular, Sevin Okyay, Alin Taşçıyan, Ümit Ünal, Semih Kaplanoğlu, Simge Günsan, Berat Çokal (Mösyö Şokola), Sevim Gökyıldız, Osman Serim ve Zafer Yenal kendi sanatlarıyla yemek kültürünü bir araya getirdiler; onlar anlattılar, onların anlattıklarını Fatma Berber ile Sümeyra Gümrah Teltik yorumladılar ve ortaya emsalsiz bir kitap çıktı. Ben bu kitabı yayımlanmadan önce iki kez okudum, her okuduğumda bir başka keyif aldım, altını çizemediğim cümlelere üzülüp asıl basıldığında tekrar okuyacağımı hayal edip mutlu oldum. Her satırında bambaşka zamanlara, mekânlara gittim; kendimi kâh bir film sahnesinde kâh bir tablonun önünde kâh bir romanın sayfasında kâh bir tiyatro perdesinin önünde buldum; okudukça öğrendim, öğrendikçe şaşırıp paylaşmak istedim. Kendi çocukluğum, yeme içme kültürümüz, bildiklerimiz bilmediklerimiz derken kitap, yemek üzerinden bir yandan memleket panoraması sunuyor bir yandan da zamansal yolculuğa çıkarıyor. Tarhananın baklavayla, kahvenin çayla, aşurenin narla, bunların ve daha fazlasının büyük ustaların eserleriyle buluştuğu kitap, kocaman bir yemek sofrasında davet veriyor, bu sofraya oturup ağzınıza bir lokma atmazsanız gerçekten eksik kalırsınız, sofraya oturun ve sayfaları çevirip karnınızla ruhunuzu aynı anda doyurun derim. Ha bu arada kitabın sayfalarındaki görsel şölenle gözlerinizin de coşacağını söylemeden geçmeyeyim. Son olarak, yalan yok, bu kitabı başkası yayımlasa çok üzülürdüm. O yüzden benim için 2022'nin kitabı kesinlikle Bir Porsiyon Sanat, yazarlara, projenin editörü Çağla'ya (Ağırgöl) ve katkıda bulunan tüm sanatçılara bir kez daha bu vesileyle teşekkürü borç bilirim.




CENGİZ ÇEVİK

İyi ve Kötü Şeylerin Gayeleri Üzerine

Cicero

Albaraka Yayınları

Felsefe



Marcus Tullius Cicero (MÖ 106-43) Latin edebiyatının ve Roma düşünce tarihinin en büyük ismidir ve benim gibi temel çalışma alanı Antik Roma felsefesi biri için de en büyük ve en heyecan verici çalışma nesnesidir. Burada bahsetmek istediğim Cicero’nun De Finibus Bonorum et Malorum veya Türkçesiyle İyi ve Kötü Şeylerin Gayeleri Üzerine adlı eseri, lisans dönemimden beri gündemimde olan, farklı çalışmalarda kendisine atıfta bulunmak durumunda kaldığım önemli bir eserdir. 2022 yılında çevirisini tamamlamak ve yayımlandığını görmek benim için büyük mutluluk. Peki, bu eseri önemli kılan unsurlar nelerdir? Birincisi, Cicero’nun dönemine kadar birçoklarının sadece Yunanca metinlerde ele alınması gerektiğini düşündüğü Yunan felsefesinin Roma’daki en önemli yansımalarından biridir ve giriş bölümünde Latince felsefe yapmanın bir savunması yer alır. İkincisi, bu eserin Helenistik dönem felsefe ekolleri arasında yer alan Epikourosçuluk, Stoacılık ve Yeni Akademeiacılık’ın temsilcileri arasındaki etik ve gaye temelli tartışmalara yer vermesi, bize felsefenin Yunan dünyasından Roma dünyasına geçişinin canlı bir tanıklığını sunar.


Bu eser edebi açıdan da oldukça ilgi çekici bir kompozisyon içerir. Cicero MÖ 45’te kaleme aldığı beş kitaptan oluşan bu eserinde, farklı tarihlerde geçen üç ayrı diyalog kurgular: Birinci ve ikinci kitapta bulunan birinci diyalog MÖ 50’de Cicero’nun Cumae’daki evinde, üçüncü ve dördüncü kitapta bulunan ikinci diyalog MÖ 52’de genç Lucullus’un Tusculum’daki kütüphanesinde, beşinci kitapta bulunan üçüncü diyalog ise MÖ 79’da Atina’da gerçekleşir. Kurgusal olarak 29 yıla yayılmış olan bir felsefe gündeminde, farklı konuşmacılar Epikourosçuluğu, Stoacılığı ve eklektik nitelikli Yeni Akademiacılığı tartışırken, okuyucular sadece bu ekollerin felsefi görüşlerinin nasıl savunulduğunu değil, aynı zamanda nasıl çürütüldüğünü de okur. Cicero’nun kurgusal diyaloglarında bu ekollerin görüşlerini savunanlar ve eleştirenler, aynı zamanda dönemin entelektüelleri olan ünlü Romalı devlet adamlarıdır, dolayısıyla onların Yunan felsefesine bakışları Romalıların geleneksel politik, tarihsel ve kültürel yaklaşımlarından izler taşır; Yunan örnekliğine karşılık kendine özgü nitelikler taşıyan bambaşka bir “ikincil” bakış açısıyla karşılaşırız. Örneğin Stoacılığın savunucusu olan genç Cato sadece teoride değil, pratikte de Stoacılığı deneyimlemiş, Stoacı cesaret erdemini yaşamıyla örneklemiş bir kahramandır; Torquatus ise Roma gibi politikanın baskın olduğu, kamusal adanmışlığın ve ortak çıkarın ziyadesiyle öne çıktığı bir yerde, aktif politik yaşamdan uzak durulmasını salık veren, hazcı bir öğretiyi, yani Epikourosçuluğu savunduğu için konuşmacı Cicero tarafından neredeyse yerin dibine sokulur. Sözün özü, evet, bu bir antik felsefe eseri ama bilinen dünyaya egemen olmuş, buyurgan ve pratik zekâlı Romalıların muhakeme süzgecinden geçmiş bir eser. Bize sorgulamayı öğretir ama bir Romalı gibi! Öğrenciliğimin ilk yıllarından beri hayalini kurduğum bu çeviriyi basılmış görmek, bir Romalıymışım gibi gururlandırıyor beni.




ÇAĞLAYAN ÇEVİK

Bir Deli Değilin Defterleri

Feyyaz Kayacan

Kırmızı Kedi Yayınları

Öykü



Ne yalan söyleyeyim, yıl içinde yakın temasta olduğum kitaplardan hangi birinden söz etsem diğerine haksızlık edeceğimi düşünüyorum. Çok klişe olabilir bu, durumun bu kadar toz duman içinde ilerlediği bir dönemde yayımlanan her kitap özel bir ilgiyi hak ediyor belki de. Fakat ne olursa olsun gönlümdeki aslanın Feyyaz Kayacan’ın eserleri olduğunu itiraf edebilirim. Nisan ayında yayımladığımız Gibiciler ve yılın sonunda yayımlanan Bir Deli Değilin Defterleri ile Kayacan’ın daha önce yayımlanan "düzyazı"ları tamamlanmış oldu. Onun roman ve öykülerinden oluşan ve aslında bugünün okurlarına çok şey anlatacak altı kitaplık ilk kısım artık okuruna emanet. Sırada oyunları, şiirleri ve daha önce yayımlanmamış başka metinleri var ki onların heyecanı beni şimdiden sarmış durumda… Peki bunun mutlulukla ne alakası var? Birincisi, tamamen şahsi: Yıllar sonra Feyyaz Kayacan’ı yeniden yayımlamak için ailesine ulaşmak, beraberinde Kayacan’ın “kişisel” hikâyesini daha yakından öğrenmek ve nihayetinde öykülerini ve romanını farklı bir gözle yeniden okumak. Hele ki Bir Deli Değilin Defterleri’nde artık klasik “anlatım biçimine” dümen kıran Kayacan’ın öykülerinde gizli kimi “otobiyografik” detayların nasıl da ustaca anlatılabildiğini görmek… İkincisi ise Kayacan özelinde: Her ne kadar yakın temas halinde olduğu yazarların, hatta doğrudan veya dolaylı yollardan dahil edildiği kuşak üyelerinin adları sıklıkla anılırken, öyle ya da böyle eserlerinin yeni baskıları bulunabiliyorken, en az onlar kadar okurunu bulması gereken Kayacan’ın bu yeniden yayımlar vesilesiyle okur sessizliğinden bir nebze olsun kurtulacağı, yeni okurların ona daha kolay ulaşabileceği fikri. Bilenler okuyanlar yok muydu? Elbette vardı. Ama ya tez çalışmasını onun üzerine yapan birkaç hevesli öğrenci ya da bir dönemi esaslı biçimde kazıyan ve Kayacan’ın herhangi bir metnini okur okumaz diğer kitaplarının peşine düşen okurlar… Bir Deli Değilin Defterleri, daha önceki kitaplarının aksine bu kez farklı bir yalınlıkla anlattığı öykülerden oluşuyor. Her ne kadar önce romanı Çocuktaki Bahçe’yi, ardından kronolojik olarak öykülerini yayımlamış olsak da sırasıyla okunduğunda metinlerin nereden başlayıp nerede ve nasıl sona erdiğini görmek, onun o “gerçeküstücü” bir dille ve ruh haliyle kaleme aldığı metinlerin aslında hangi gerçeklere denk düştüğünü görmek artık mümkün. Şişedeki Adam’da çağının edebiyat ruhunu, Sığınak Hikâyeleri’nde İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımı, Cehennemde Bir Yusuf’ta ve Gibiciler’de dünyaya ve yine edebiyat ortamına karşı eleştirisini bütün keskinliğiyle ama yer yer eğlenceli bir dille yansıtırken, Bir Deli Değilin Defterleri’nde (ki ölmeden 6 yıl önce yayımlanmıştır) artık dünyaya ve belki de yazına başka türlü bakan bir yazar olarak yaklaşıyor. Birkaç yıl sonra yayımlanacak Çocuktaki Bahçe öncesinde içinde tuttuklarını dökmek ister gibi... Kayacan’ın düzyazıları birbirine farklı yönlerden bağlı bir zinciri oluşturuyor ve Bir Deli Değilin Defterleri de o zincirin en müstesna halkası aslında.




ÇİÇEK ÖZTEK

Tavşan Zengin Oldu

John Updike

Çev. Meram Arvas

Alef Yayınevi

Roman



2006'da Alef Yayınevi’ni kurduğumuzda ilk yayımlamaya karar verdiğimiz kitaplardan biri (veya dördü) John Updike'ın “Tavşan” serisiydi. Benim editör, Alef'in de çağdaş dünya edebiyatı yayıncısı olma yolundaki hareket noktalarından biri olan dört kitaplık seriyi (ve aynı yazarın Terörist adlı romanını) almamız, Tavşan Kaç'ın 2008'de yayımlanması, 2011'de Tavşan Dibe Vurdu'yla devam ederek ilk kitaptan on dört yıl sonra, 2022'de Tavşan Zengin Oldu'yu okuyucuya kavuşturmamız bana göre bu yılın en heyecan verici olayıydı. Tek bir bildungsroman olarak düşünülebilecek bu dört romanla birlikte yürürken aslında ben ve Alef de belki kendi bildungsroman’larımızı yazıyorduk. Updike bu dev eserinde arka fonda 60'lı, 70'li, 80'li ve 90'lı yıllar Amerika’sının büyük olaylarıyla küçük insanın açmazlarını, dur durak bilmeyen arayışlarını anlatırken sanki biz de Türkiye'nin 2000'li, 2010'lu ve 2020'li yıllarında ilerliyor, ülke ve dünyanın ekonomik, siyasi olaylarıyla bağımsız yayıncılığın açmazları, arayışları arasında boğuşuyorduk. Bu bakımdan, mesleğimizin maddi ve manevi koşullarının geldiği şu durumda, tam da bu kitabı yayımlama inadı bizim için önemliydi. Düşük adetlerde bastığımız serinin ilk iki kitabının çok az ilgi görmesi veya başka hiçbir şey bizi yıldırmadı. Bu uzun yürüyüşte, Updike çevirmeni sevgili Meram Arvas'la hep yan yana olduk, bir yandan işler değiştirerek (bir ara aynı iş yerinde, farklı işler yaptığımız Koç Üniversitesi’nde bulunduğumuzu da buraya not düşeyim), emekli olarak, çocuklarımızın büyüyüşünü izleyerek birbirimizin hayatlarına da yakından tanık olduk. Onun enfes çevirilerinden hem çevirmen hem editör olarak çok şey öğrendim. Üçüncü kitabı yayımlayabiliriz-yayımlayamayız ikilemiyle geçen yılların sonunda Tavşan Zengin Oldu'yu basmak hepimiz için mutluluk verici oldu. Üstelik her şey bitmedi! Şimdi sıra Tavşan Huzura Erdi'de... Meram, Sinan ve ben gibi Tavşan da emekli olacak. Huzura kavuşacak mıyız bilmiyorum ama elbette çalışmaya ve üretmeye devam edeceğiz.


Tavşan Zengin Oldu 1982 Pulitzer Award, National Book Award ve National Book Critics Circle Award'a layık görülerek çok büyük bir başarı elde etmiş, Amerikan edebiyatının kült romanları arasına girmiş. Amerika'nın edebiyat alanındaki bu en önemli üç ödülünü birden almak hayli nadir bir durumdur. Bu kitapların Türkiyeli okura ulaşmasında emeği geçenler olarak biz de yayın hayatında nadir yakalanan bir mutlulukla ödüllendirildik.




DARMIN HADZIBEGOVIC

Yeni Yaban

Diane Cook

Yapı Kredi Yayınları

Roman


Geride kalmak üzere olan yıla baktığımda, üstünde heyecanla çalıştığım birçok çeviri kitap olduğunu görüyorum: Rachel Cusk’ın Lâle Akalın çevirisiyle yayımladığımız son romanı Diğer Ev; Isaac Bashevis Singer’ın Toplu Öyküler’inin bu kez YKY Modern Klasikler dizisinden ve üç cilt halinde okurla buluşan yeni edisyonları (eskisi gibi Aslı Biçen çevirisiyle); Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar dizisinde yerini alan, N. Can Kantarcı’ya ait yeni Dracula çevirisi; Stoner’ın yazarı John Williams’ın bu yılın sonlarında bana eşlik eden ve Aslı Konaç’ın çevirisiyle yeni yılın başında yayımlanacak olan, western kalıplarına sığmayan western romanı Kasap Geçidi bir çırpıda aklıma gelenler… Ancak bu saydıklarımın ve başka kitapların arasından sıyrılan ve bende en çok iz bıraktığını gördüğüm kitap, Diane Cook’un Özlem Yüksel çevirisiyle yayımlanan romanı Yeni Yaban oldu.


Yeni Yaban’ı nasıl tanımlamalı? Distopya desem, “Bir distopyanın içinde yeşeren, ama çöküşüne şahit olduğumuz cılız bir ütopya düşünün romanı” diye eklemem gerekir, çünkü artık fazlaca aşina olduğumuz distopya dünyası ve atmosferi Cook’un usta işi romanında yalnızca arka planda yer alıyor. Roman, Yeni Yaban Eyaleti denen son doğa parçasında geçiyor; buraya bir araştırma kapsamında girmesine izin verilmiş ilk insan topluluğunun yaşadıkları hikâyenin omurgasını meydana getiriyor. Yaşadıkları uçsuz bucaksız Şehir’de (burası da hem belirli bir mekân hem de bir tür bütün-şehirleri-içeren-sonsuz-şehir âdeta) edindikleri alışkanlıklardan kurtulup avcı-toplayıcılar gibi yaşamaya çalışan bu insanların doğaya ve birbirlerine karşı verdikleri mücadeleyi izlediğimiz bu hayatta kalma hikâyesini benim için esas ilginç kılan şey, topluluk üyelerinin yeni hayatlarında yavaş yavaş edindikleri duyguları gözlemleme şansı bulmamız: Bir topluluk üyesinin ölümü, kayıtsızlığı da andıran bir gerçekçilik ve kadercilikle kabulleniliyor; aile olmaya, paylaşmaya ilişkin alışkanlıklar değişiyor; başka türlü bir özgürlük keşfediliyor. Kısacası karakterler çetin doğa şartlarında yalnızca fiziksel bir dönüşümden değil, bir tür “yeni duygusal eğitim”den de geçiyorlar. Bu eğitimin somutlaştığı kişiyse, yavaş yavaş kalabalığın içinden öne çıkıp romanın esas kahramanı haline gelişini izlediğimiz Agnes. Agnes ve annesi Bea’nın bir yakınlaşıp bir uzaklaştıkları vahşi bir dansı andıran ilişkileri romanın sıcak çekirdeğini meydana getiriyor. Diane Cook hem giderek silinen hem de hep orada olan doğaya dair temel bir hakikati, sert romanının merkezine biri çocukluktan çıkıp kendini ve dünyayı keşfeden, öbürüyse yavaş yavaş sahneden çekilen iki kadının ilişkisini yerleştirerek dile getirebiliyor sanki.


Yeni Yaban bilimkurgudan masala, büyüme hikâyesinden kâşif hikâyesi/macera romanına, çeşitli kalıplaşmış türlerden özellikler barındırıyor ama bunların hiçbirine de kolay kolay indirgenemiyor. Cook böylece, anlattığı hikâyenin bu türlerin hiçbirine tam olarak sığmayacağını, tasvir etmeye çalıştığı yeni gerçekliği bu saydıklarımın hepsinin bileşiminden oluşan yeni bir anlatının aktarabileceğini ima ediyor sanki. Yeni Yaban’ın hem tanıdık hem de tuhaf ve tekinsiz, hem kadim hem de henüz tam olarak gerçeklik kazanmamış dünyası, romanın potansiyel okurlarını da etkiler umarım.




DİDEM BAYINDIR

Ekoloji: Bir Arada Yaşamın Geleceği

Derleyenler: Didem Bayındır ve Mine Yıldırım

Tellekt (Can Yayınları)

Ekoloji



Tellekt için genel olarak çok dosya inceliyoruz, yayımlayacağımız kitapları bunların arasından son derece titiz ve hassas bir değerlendirme sürecinin ardından seçiyoruz. Bunların hemen hemen hepsi bizi gerçek anlamda etkileyen, belli bir noktaya taşıyan, okurlara da benzer deneyimler yaşatacağına inandığımız metinler. 2022 programındaki kitapların hepsi tam da bu bahsettiğim nedenlerle çıkmasını iple çektiğim, heyecanla beklediğim kitaplardı. Yani karar vermek zor! Yine de 2022’nin kapanış kitabı Ekoloji: Bir Arada Yaşamın Geleceği’niçok ayrı bir yere koymadan edemiyorum sanırım. Hatta belki sadece 2022’nin değil yayıncılık hayatımın en özel işlerinden biri, aslında belki ilki bu kitap. Çıkalı sadece birkaç hafta olduysa da heyecanı ilk günkü gibi taze. Bunda dokunduğu acil mesele, yaratacağı olası farkındalık ve okuru dönüştürme potansiyeli, sonunda da –kendi adıma konuşacak olursam– yeryüzü için iyi bir şey yapmış olmanın verdiği o tarifi pek de mümkün olmayan duygu var sanırım. Kitap aslında çok karanlık bir noktaya dikkat çekiyor: “Gezegenimiz yanıyor!” Ama aynı zamanda o karanlıktan doğacak umuda, ışığa da işaret ediyor. Çoğumuzun bildiği gibi ekolojik yıkım ve tahribatın boyutları korkunç. Bu konuda özne olarak, gerek bireysel gerekse kolektif anlamda bir şeyler yapmak zorundayız. Yayıncılığın böyle bir misyonu vardır zaten, yaptığınız kitaplar dönüştürür, nasıl kitaplar yayımladığınız dönüşümün ne yönde olacağını belirler. Çünkü kitaplar etki eder... Biraz bu saiklerle “geri dönüşü olmayan noktaya bir adım kala”, o söz ettiğim bir şeyler yapmamız gerektiği duygusuyla, aslında bundan iki sene önce karar vermiştim ekoloji üzerine bir derleme yapmaya. Tabii bu kararda ilk derlemem Salgın: Tükeniş Çağında Dünyayı Yeniden Düşünmek’in de etkisi büyüktü. “Yeniden düşünmek”, sorgulamak önemli, burada Sokratik bir perspektif var. Yeryüzünde bıraktığımız izlere bakmaya, evrende sadece insanın yaşamadığını, gezegenin canlı ve cansız tüm varlıklarıyla bir bütün olduğunu artık anlamaya ihtiyacımız var. Ekoloji: Bir Arada Yaşamın Geleceği bunu yapıyor. Aşırı tüketimimize, her geçen gün daha da artan kitlesel hayvan ölümlerine, türlerin kaybına, biyolojik çeşitliliğin azalmasına ve kirliliğe dikkat çekiyor. Sevgili Mine Yıldırım’la beraber derlediğimiz bu kitapta yirmi üç yazar kendi uzmanlık alanlarından ekoloji meselesini ele alıyor. Bireysel ve toplumsal hayatlarımızda, küresel örgütler ve devletler bazında değişmemiz gerektiğini öne sürerken bu krizden nasıl çıkacağımızın rotalarını da sunuyor. Bir de fark etmenin ve anlamanın yetmediğini, değişmek gerektiğini hatırlatıyor. Bu kaygılar bence çok değerli, hele bugün için. Amacına ulaşmasını tüm kalbimle diliyorum.




DUYGU GÜRKAN

Saklı İnsan

Andrey Platonov

Çev. Günay Çetao Kızılırmak

Metis Yayınları

Öykü



2022 yılında yayıma hazırladığım kitaplar arasında beni en çok etkileyeni seçmek hiç kolay olmadı çünkü çok sevdiğim kitaplar geçti elimden. Nihayetinde Platonov’un Saklı İnsan’ında karar kıldım çünkü içinde yaşadığımız zamanda Platonov’un duyarlılığına, onun insana, doğaya ve tüm canlılara yönelik şefkatine, iyilik ve dayanışmaya duyduğu inanca çok ihtiyacımız var. Saklı İnsan dokuz öykü ve iki denemeden oluşuyor. Burada hepsinden tek tek bahsetmem mümkün değil, ama İngilizcesini bizzat John Berger’ın seslendirdiği “Yurt Sevgisi ya da Serçenin Yolculuğu” adlı öyküyü anmadan edemeyeceğim. Emekli maaşı aldığı için paraya ihtiyacı olmayan ama “insanlara hiçbir hayrı dokunmadığı düşüncesinden bunalıp” sokakta gönüllü olarak müzik yapan yaşlı bir kemancıyla minik bir serçe arasındaki bir nevi dostluğu anlatan bu öykü öyle dokunaklı ki insanın boğazı düğümleniyor okurken. Platonov’u Platonov yapan birçok öğeyi görüyoruz burada: diğerkâmlık; hızın ve gürültünün hâkim olduğu günümüzde hasret kaldığımız bir sükûnet ve tefekkür; insanmerkezci olmayan, doğadaki diğer canlılara da hak ettikleri failliği teslim eden bir bakış açısı. Platonov’un diğer öykülerinde de rastlıyoruz bunlara. Örneğin “Topraktaki Çiçek” öyküsünde Tit Dede, torunu küçük Afonya’ya şöyle diyor: “Çiçeği görüyor musun peki, nasıl zavallı bir şey ama canlı, kendine ölü tozdan vücut yapmış. Demek ki ölü akışkan toprağı vücuda çeviriyor ve ondan en temiz kokuyu alıp saçıyor etrafına. İşte sana şu âlemdeki en önemli şey, her şeyin kaynağı. Bu çiçek en aziz emekçi, ölümden yaşam çıkarıyor.” Bizim çiçek deyip geçebileceğimiz şey, Platonov’un merceğinden böyle görünüyor işte – ki aslında dünyamızı şu anda yaptığımız gibi acımasızca sömürmemize engel olacak olan da, hayata ve doğaya hürmet eden bu yaklaşım.


Bu derlemede Platonov’un “muzip” bir öyküsü de var: “Moskova Edebiyat Tüketicileri Cemiyeti”. Platonov’un başka öykülerinde pek görmediğimiz türden bir oyunbazlık var bu öyküde. Kurmaca bir cemiyet olan Moskova Edebiyat Tüketicileri Cemiyeti tarafından düzenlenen bir toplantı anlatılıyor. “Tanınmış okurların” başköşede oturduğu, yazarlarınsa “duvarın önüne dizildiği” bu toplantıyı, “okunmayan bir yazar ve yazan bir okur” aktarıyor. Bir tüketim nesnesi olarak edebiyat, okurun edebiyattan beklentileri gibi konuların ironik ve komik bir şekilde ele alındığı öykü –hep denir ya– eğlenceli olduğu kadar düşündürücü de. Bununla bağlantılı olan bir de deneme yer alıyor derlemede: “Edebiyat Fabrikası: Edebi Yaratım Yöntemlerinin Kökten Değişimi Üzerine”. Moleküler Kızıl adlı kitabında McKenzie Wark’un “yirmi birinci yüzyıl kültürel üretiminin farklı hatta birbirine zıt görülen birçok eleştirel biçimini müjdeleyen bir metin inşa etme yöntemi olarak” okunabileceğini söylediği (ve kitapta etraflıca bahsettiği) bu deneme de üstünde düşünmeye değer.


Bu arada, kitabın çevirmeni olan ve Platonov’un Metis’ten çıkan –mektupları hariç– bütün eserlerini büyük bir özen ve ustalıkla Türkçeye kazandıran Günay Çetao Kızılırmak’a da ne kadar teşekkür etsek azdır.




EBRU KILIÇ

Liderlik

Henry Kissinger

Runik Kitap

Siyaset



Birkaç gün sonra geride bırakacağımız 2022, birçok kişi gibi benim için de savaş yılı olarak geçti. Eski bir diplomasi öğrencisi ve yine eski bir dış haberci olarak savaşın arka planındaki dinamikler, geleceğin nasıl şekilleneceği her dünyalı gibi beni de düşündürüyor. İşte tam da Biden’ın “ABD dünya lideridir,” minvalindeki birtakım sözlerinin akabinde Runik Kitap, Henry Kissinger’ın son kitabı Liderlik’i önerince, böyle karanlık bir şahsiyetin Türkçedeki sesi olmayı hiç istemesem de merakıma yenik düşüp kabul ettim. Kendisi için sarf edilen “diplomasi duayeni vs.” gibi yaldızlı sözler bir yana, Kissinger eskisi, yenisi, yepyenisi yaşadığımız düzenlerin kurulmasında baş rollerden birini üstlenmiş bir karakterdi. Rusya-Ukrayna savaşı bağlamında tüm dünyada yeni bir düzen tartışmalarının yeniden alevlendiği günlerde yayımlanan son kitabının başlığı, içinde ne olduğunu gerçekten de haber veriyor muydu acaba?


Kissinger, Liderlik’te meziyet olarak gördüğü yönlerini strateji olarak tanımladığı altı lideri anlatıyordu. Ama bunu anlatırken askeri ve ekonomik açıdan Soğuk Savaş dengesinin nasıl kurulduğunu, nasıl bozulduğunu, sonraki dönemin yeni denge unsurlarının nasıl kurulduğunu da aktarıyor ve değişen yeni dünyanın yeni gerçeklerine de değiniyordu. Kitabı çevirmeyi bitirdikten çok sonra bile Kissinger’ın, önemsizmiş gibi laf arasında değindiği ayrıntılar (II. Dünya Savaşı sırasında bir Amerikan askeri olarak Almanya’da hangi görevle bulunuyordu?), bu liderlerin ya da başka yazarların ağzından aktardığı sözler, onların hayatındaki kimi ayrıntılar (Thatcher’ın kendini Kölelik Yolu’nun yazarı ekonomist Friedrich von Hayek’i anlamaya vakfetmesi) kafamda çınlayıp durdu ve hep geçmişi biraz daha deşmemi, başka okumalara yönelmemi sağladı. Misal: Enver Sedat’ı anlatırken 1973’te İsrail, Mısır ve Suriye arasındaki Yom Kippur Savaşı’nın Sedat’ın ABD’ye yaklaşma stratejisiyle tasarlandığını hikâye ediyordu. ABD’nin de aslında bu tasarıdan hiç de habersiz olmadığını sezdiriyordu. Diplomatik bir dille tabii. Bunu azıcık deşince bu savaş sonrasında Arap Birliği’nin uyguladığı petrol ambargosunun petrol bolluğunda nasıl kıtlığa yol açtığına varıyordunuz. Biraz daha deşince (Cenk Pala’nın 20. Yüzyılın Şeytan Üçgeni adlı kitabı sağ olsun) Kissinger’ın aynı dönemde petrol fiyatının yüksekten seyri konusunda etkin bir rol oynadığı bilgisine ulaşıyordunuz. Azıcık daha deştiğinizde Nixon’ı anlatırken şöyle üstünkörü bahsettiği, ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası Bretton Woods Antlaşması’yla belirlenen altın standardından 1973’te başı sıkıştığı için ani bir kararla çıkıvermesi, ardından 1974’te Suudi Arabistan’la imzalanan, petrol ticaretinin dolar üzerinden yürümesini öngören anlaşmalar kocaman bir köşe taşı olarak beliriyordu önünüzde. 1978’de büyük bir petrol ihracatçısı olan İran, Şah aleyhinde protestolarla sarsılırken sıkı dostlar Lee Kuan Yew, George Schultz, Wilhelm Schmidt ve Kissinger İran’da ne yapıyorlardı elbette ki söylemiyordu yazarımız. O tarihlerde Şah’a kaçacak yer aramakla meşgul olduğunu söyleyebilirim. Kendisinin rolüne hiç değinmeden, Sedat’ın Şah’a kucak açarak yüce gönüllülük gösterdiğini söylemesi Sedat kadar kendisi ve ahbaplıkları hakkında da bir fikir veriyor sanırım.

Kissinger kitabının son bölümünde geleceğin liderlerine “derin okuryazarlık” tavsiyesinde bulunuyor. Liderlik’in her yaştan okurlar, özellikle genç kuşaklar için “derin okuma” gerektiren, başka kaynaklara yönelmeyi teşvik eden bir kitap olduğu kesin. Yoksa salt “diplomasi bilgesinden liderlere tavsiyeler” yönüyle yutmak işten değil. Başka türlü bir gelecek isteyenlerin neyin içinde yaşadığımızı anlamak için mutlaka okuması gereken bir kitap.




ELİF OKAN GEZMİŞ

Ne Oldu Sana?: Travma, Psikolojik Dayanıklılık ve İyileşme Üzerine Sohbetler

Bruce D. Perry ve Oprah Winfrey

Koridor Yayınları

Psikoloji


2022 benim için zor bir yıldı, kayıplarla dolu bir yıldı. Kendi içimdeki sarsıntıya ülkede olan bitenlerin çalkantısı da eklenince kitap çevirilerine devam etmek hiç kolay olmadı. Ama en zoru, henüz 2 yaşındaki kızımı hem kendi sıkıntılarımdan hem de giderek çıldıran bir dünyadan sakınamayacağım endişesiyle baş etmekti. Sosyal medyada kerameti kendinden menkul bilirkişiler mikro mimiklerin bile çocuklarda travma yaratabileceğini savunurken “uzman psikolog” olmam fark etmedi: Pek çok ebeveyn gibi ben de çocuğumu geri dönüşü olmayacak şekilde kırıp dökmüş olma ihtimalimi her gün tekrar tekrar sorgulamak zorunda kaldım.


Ne Oldu Sana?: Travma, Psikolojik Dayanıklılık ve İyileşme Üzerine Sohbetler'i işte böyle bir dönemde çevirdim. Diyalog formatında ilerleyen ve aslında çok da hacimli olmayan bu kitabın çevirisini başta öngördüğümden çok daha uzun bir sürede tamamlayabildim çünkü kitapta anlatılanların duygusal yükü, kitabın gramajından anlaşılamayacak kadar fazlaydı. Bazı bölümlerde öyle zorlandım ki çeviriyi yarıda bırakıp günlerce geri dönemediğim oldu; kitabın başında yazarlar tam da bunun yaşanabileceği konusunda okuru uyarıyorlardı oysa, ama ben bunu öylesine bir tedbir cümlesi sanmıştım.


Bu kitapta, bebekken veya çocukken yaşadığımız travmatik (ama “gerçekten” travmatik) olayların bizi nasıl etkilediği; bugün yetişkinler olarak belki bir türlü aşamadığımız, anlamlandıramadığımız sorunlarımızın, tekrar tekrar yapmaktan kendimizi alıkoyamadığımız hataların bizim şımarıklığımızdan, sorumsuzluğumuzdan, iradesizliğimizden değil de bize vaktiyle bir şey olmasından kaynaklanıyor olabileceği anlatılıyor. Uzun yıllar çocuk ve gençlerle travma ekseninde çalışmış Dr. Bruce Perry ile tanıtmaya herhalde gerek olmayan Oprah Winfrey bir araya gelince ortaya son derece yalın, çarpıcı, bilimsel verilere dayanan ama en önemlisi ümitvar ve şefkatli bir sohbet çıkmış.


Ne Oldu Sana? ele aldığı konunun ciddiyetini soğukkanlılıkla teslim ediyor, travma sonrasında yaşanan sorunları tane tane açıklıyor ama odağı hep neler yapılabileceğinde tutuyor. Kitabın başından sonuna, travma denen o fırtınanın içinden birlikte geçiyorsunuz sanki ve nihayetinde aydınlığa varıyorsunuz. En azından benim deneyimim böyle oldu. Yılın sonlarına doğru tamamladığım bu çeviri bana, birbirimize tutunabildiğimiz müddetçe pek çok şeyin üstesinden gelinebileceği güvenini verdi. Ailemizi seçemiyoruz, içine doğduğumuz koşulları seçemiyoruz, başımıza neler geleceğini seçemiyoruz ve hatta yaşamımızın en azından ilk birkaç yılında elimizden genel olarak pek bir şey gelmiyor… Ama bu çaresizlik ebedi değil ve geçmişte ne yaşamış olursak olalım onun bize vurduğu prangaya mahkûm değiliz. Yeter ki birilerine elimizi uzatacak ve bize uzanan elleri tutacak cesareti gösterelim.


Kendi karanlığıma ışık olan bu kitabın okurların da yolunu aydınlatması dileğiyle.




EMRAH İMRE

Bay Evdeyokum’un Post-it’leri

Tina Vallès

Resimleyen: Christian Inaraja

Can Çocuk

&

Yedi Boş Ev

Samanta Schweblin

Can Yayınları

Öykü


2022 yılında çevirdiğim beni en mutlu eden eserlerden ilki Katalan yazar Tina Vallès’in kaleme aldığı Bay Evdeyokum’un Post-it’leri. Vallès’in Ağacın Hafızası adlı harika romanını Can Çocuk editörü Tuğçe Özdeniz keşfedip seçmişti; Ağacın Hafızası’nı 2017’de Katalanca aslından çevirdiğimde gördüğü ilgi bugün de devam ediyor. Bay Evdeyokum’un Post-it’leri ise Tuğçe Özdeniz ile beraber seçtiğimiz bir kitap. Çocukların meraklı ve yaratıcı doğaları, yeni ifadeler öğrenmeye duydukları ilgi, meslekleri yorumlamaları, evden çalışmak gibi temalar öne çıkıyor. Diğer bir hoş yönüyse metinlerin kitaba dönüşene kadar nasıl bir yayına hazırlık sürecinden geçtiğine değinmesi. Bu açıdan Bay Evdeyokum’un Post-it’leri hem her yaştan kitapseverin hem de yayıncılık sektöründe çalışan ve mesleklerini küçüklere açıklamak isteyen büyüklerin ilgisini çekecek, gerek hikâyesi ve üslubu, gerekse Christian Inaraja’nın çizimleriyle çok sevdiğim bir kitap.


Diğer favorim, Arjantinli yazar Samanta Schweblin’in Yedi Boş Ev adlı öykü kitabı. Schweblin’in ilk çevirdiğim eseri yine öykülerden oluşan Ağızdaki Kuşlar’dı. Ardından yazarın ilk romanı Kurtarma Mesafesi geldi ve epeyce beğenildi. Ağızdaki Kuşlar’da fantastiğe meyilli gerçekliklerde geçen gizemli öyküler ağırlıktaydı. Yedi Boş Ev’deyse daha gerçekçi bir dünyada karakterler kendi ya da başkalarının psikolojik tuhaflıkları yüzünden fantastik durumların ortasında kalıyorlar. Schweblin kuvvetli bir gözlemci, hem insan doğasını hem de içinde bulunduğumuz çağın dertlerini zarifçe yansıtan anlatılar inşa ediyor. Öykülerinde böylesine beklenmedik dünyalar, zengin olay örgüleri ve derinleşebilen karakterler yaratabilmesi son derece etkileyici. Yedi Boş Ev’i oluşturan öyküler işlevini yitirmiş ailelere ve ilişkilere, dengesizliğin sarstığı iç ve dış dünyalara dair birçok kesit sunuyor.




EMRAH YARALI

Devrimci Yakınlıklar: Kızıl ve Kara Yıldızlarımız

Michael Löwy, Olivier Besancenot

Çev. Ayşen Sarı

Habitus Kitap

Kuram, Siyaset



Bu hafta çıkardığımız hatta yılın son ayına yetişti yetişmedi heyecanıyla bizi daha da mutlu eden bir kitabımız oldu: Devrimci Yakınlıklar. Bizim için önemli ve stratejik de bir kitap. Bu anlamda az biraz kitabın öyküsünden bahsedelim. Aslında kitabın telifini 2015 yılında almış olmamıza rağmen gerek teknik aksaklıklar, gerek yaşadığımız krizler, gerekse çevirmen dostumuzun yaşadığı talihsizlikler kitabın bugün yarın derken dahili ve harici sebeplerle tam 7 yıl gecikmeli çıkmasına sebep oldu. Yurtdışıyla kurduğumuz temaslar ve Michael Löwy ile birlikte Fransız yayınevinin de anlayışlı yaklaşımları Anarşistler ile Marksistler arasında bir dayanışmayı mümkün kılmayı hedef olarak belirlemiş kitabımızın meşakkatli öyküsü de bu anlamda kitabın içeriğine uyum sağladı. Yeni toplumsal hareketlerin giderek yükseldiği bir dönemde, yıldızlar hep yol gösterir, biz de bu yolda hep yıldızları takip ettik ve kitabı çıkarma irademizden hiç vazgeçmedik. Kızıl ve Kara Yıldızlarımız alt başlığı da bu anlamda bizim için manidar.


Eylemde ve düşüncede yakınlaşma, bir arada olma iradesi, ihtiyacı, inat, süreklilik, tarihin dehlizlerinde zaman zaman ortaya çıkan temas alanları bu anlamda yıldız metaforuyla da bize yol gösterdi. Bir kitabın ortaya çıkması da birçok karşılaşmanın ürünü zaten. Öyle ki Ayşen Sarı kitabımızı büyük bir dikkat ve titizlikle çevirerek bize kitabımızı yayımlamada büyük kolaylık sağladı. Uraz Aydın onca işinin arasında son okuma yaparak ve daha önce kitaptan imdatfreni.org için çevirdiği iki bölümü bize tereddüt etmeden vererek zaman kazanmamızı sağladı. Ahmet Söğütlüoğlu kapakta, Murat Kaspar içeride şahane işler çıkardılar ve kitabın iç-dış yıkamasında yanımızda oldular. Bir kitabın öyküsü hep bir ortaklık ve çoğalma arayışının tümü. Ayrılıklardan ziyade ortaklık arayışı da kitabın şiarı: ittifaklar ve etkin dayanışmalar. Kitabın hazırlık sürecine dair kurduğumuz analoji de iki ana düşünce akımı için, bu uğurda mücadele eden isimler için duyulan heyecanın bir tezahürü. Kitapta ele alınan isimler, olaylar, tarihsel figürler, hareketler Paris Komünü’nden günümüze, Louise Michel’den Subcomandante Marcos’a, hem Marksistlerin hem de liberterlerin ilgisini ve sempatisini çeken büyük figürler ile Walter Benjamin, André Breton ya da Daniel Guérin gibi liberter Marksist duyarlılığı somutlaştıran düşünürler, hep bir ortaklığa tanıklık etmiş isimler. Elbette tarihsel ve kuramsal bir tartışmayı yok saymadan, meseleye “tartışmayı kapatmak” olarak bakmadan, bu düşüncelerden yararlanarak olası yakınlaşma yolları bularak. Kitabın yazarları Michael Löwy ve Olivier Besancenot’nun dediği gibi: “Arzumuz, gelişip meyve verecekleri verimli bir zemin bulmaları umuduyla birkaç liberter Marksizm tohumu ekmektir.” Habitus olarak bizim için de bu anlamıyla tüm kitaplar bir tartışma zemini, tüm kitaplar bir başlangıç ve devam kitabı.




ERKAL ÜNAL

The Racist Fantasy: Unconscious Roots of Hatred

(Irkçı Fantezi: Nefretin Bilinçdışı Kökleri)

Todd McGowan

Axis Yayınları'ndan çıkacak

Felsefe, Psikanaliz



Bu sene yayıma hazırladığım ve çevirisini yaptığım metinler bakımından epey yoğun bir sene oldu benim için. Bir şekilde yayın sürecine dahil olduğum onlarca kitabın yanı sıra, iki buçuk yılı aşkındır bir kitap çevirisine girişmemişken, bu sene halihazırda çevirisi bitmiş iki çevirim ve bir de, burada kısaca bahsetmek istediğim, çevirisinde sonlarına yaklaştığım (ve yılın ilk aylarında yayımlanacağını umduğum) bir başka kitap var: Todd McGowan’ın The Racist Fantasy: Unconscious Roots of Hatred, yani muhtemel çevirisiyle “Irkçı Fantezi: Nefretin Bilinçdışı Kökleri” (fantezi diye yazdım şimdilik ama bu terimi “fantazi” diye mi yazarız yoksa “düşlem” mi deriz, bu son aşamanın konusu olacak).


Mcgowan’ın daha önce birkaç kitabı Türkçeye çevrildi ama eleştirel teoriye gözünü çeviren okur çevrelerinde nedense o kadar tanınan bir figür değil gibi. Fakat yazarın bu kitabıyla birlikte başka bir dizi daha kitabının da Axis Yayınları’ndan yayımlanacak olmasıyla (ki bu kitapların bazılarını yine çevirme şansım olacak) bu alımlamanın olumlu yönde değişeceğini umuyorum.

Felsefe ile psikanalizi iki alanı da besleyecek şekillerde irtibata geçiren McGowan’ın bu konuyu, yani ırkçılığı ele almasının iki temel sebebi var denebilir. Bunlardan ilki psikanaliz yazınında doğrudan ırkın değil de ırkçılığın teorisinin kurulmadığını ve hatta bundan dolayı psikanalizin de sorunun bir parçasına dönüştüğünü iddia etmesi. Bir diğeriyse ırkçılık meselesinin sadece –yazarın da yaşadığı– ABD’de değil, dünyanın dört bir yanında yakıcı bir güncellik taşıması olsa gerek.


“Bizim kültürümüzde öyle bir şey yok” diyenlerin sesi maalesef hep gür çıkıyor ama ırkçılığın Türkiye’de de önemli bir mesele olduğu herhalde inkâr edilemez, hatta yakın gelecekte bu meselenin daha da çetrefilleşerek önem kazanacağını söylemek mümkün. Ayrıca Türkçede ırkçılığı konu alan yazının çorak değilse de çok gelişkin olmadığı söylenebilir. Dolayısıyla Mcgowan’ın kitabının yalnızca felsefeye veya psikanalize ilgi duyanlarca değil, doğrudan ırkçılık meselesini dert edenlerce de rahatlıkla okunabileceğini belirtebilirim.


Bilirsiniz, yeni bir kitap için “önemli bir boşluk dolduracak” tabiri sıkça kullanılır. Mcgowan’ın kitabınınsa daha ziyade önemli bir boşluk açacağını söyleyebilirim. Yani, ırkçılığa dair alışıldık varsayımları ve basit çözümleri sarsarak bizi ayakları daha yere basan, kapsamlı değişim yaratma kabiliyeti daha kuvvetli olan bir düşünce sahasına ve siyaset imkânına yakınlaştırabileceğini.




ESRA KÖKKILIÇ

Düzlükler

Gerald Murnane

Çev. Roza Hakmen

Harfa Kitap

Roman



2022’de yayıma hazırladığım kitaplar arasında beni en çok mutlu eden, Harfa Kitap’tan Roza Hakmen çevirisiyle yayımlanan Gerald Murnane’in Düzlükler’i oldu. Yıllardır Nobel listelerinde adına rastladığımız ama ödülü kazanırsa uçak korkusunu yenip de Avustralya’nın ücra köşelerinden birindeki kasabasından çıkıp ödülü almaya gitmeyeceğini bildiğimiz bir yazar Murnane. Ütü masasının üzerinde eski bir daktiloda tek parmağıyla yazıyor romanlarını. Satırlar süren, hatta paragrafları bulan uzun cümleleriyle İngilizce düzyazı yazarlarının en büyüklerinden sayılıyor. Düzlükler ise yazarın “Avustralya edebiyatının başyapıtı” diye tanımlanan üçüncü romanı. Dümdüz bir coğrafyada göz alabildiğine uzanan mülklerindeki malikânelerinde yaşayan düzlükler ahalisi, kültürlerini ve tarihlerini en iyi şekilde korumayı kendilerine ödev bilmiş bir kesim. Bunun için de kendi üstün varoluşlarını kayıt altına alacak, nesilden nesle aktaracak araçlar olan sanatçıları, tarihçileri ve yazarları himayelerine alırlar. Düzlükler ahalisi kendini dünyevi zevklere sahip, “sahil ahalisi” dedikleri deniz kenarı insanlarından ayırır. Bu bronz insanlarla aralarına koydukları sınıfsal ve kültürel ayrım beyaz tenlerinde vücut bulur. Bu ikilik üzerinden de anlaşılacağı gibi, uzaktan eşi benzeri olmayan bu düzlüklerdeki uzak ve gösterişsiz evler, yakından bakıldıkça on dokuzuncu yüzyıl sömürgeci şiddetini imgeleştirmektedir aslında.


Ben Lerner New Yorker’da Düzlükler için, “Okuduğunuz bir şeyden ziyade hayal ettiğiniz bir şeymiş gibi hissedeceksiniz,” demiş. Ben de kitabı çalışırken benzer duygular hissettim. Arka kapağında da belirttiğim gibi, okuduğum, bir roman değil de manzaralar, hatıralar, aşk ve hafıza üzerine bir seraptı sanki. Kurmacanın bilindik kalıplarının dışına çıkmayı seven Murnane ve Düzlükler üzerine daha birçok şey söylenebilir elbette ama bu kitapta beni çok mutlu eden bir diğer unsur da Roza Hakmen’in çevirisi üzerinde çalışma fırsatı yakalamış olmak açıkçası. Roza Hanım, Murnane’in şiirsel dilini kusursuz bir üslupla vermenin yanı sıra, yazarın paragraflar uzunluğundaki cümlelerini de biçime büyük bir sadakatle Türkçeleştirmişti. Çalışırken öğrenmek, hatalarımı görmek, zaten çok iyi olan bir çeviriyi daha da parlatmak mesleğe dair en sevdiğim şey sanırım. Bunu yakalayabildiğim için de bu kitabın yeri bende hep ayrı kalacak.





FİGEN KIYAK

15 Soru serisi

Beyin Nasıl Çalışır?, Para Ne İçindir?,

Ağaçlar Konuşur mu?, Bugün Şimdiden Dün müdür?

Pierdomenico Baccalario ve Federico Taddia

Çev. Bahar Ulukan

ODTÜ Yayıncılık

10 yaş ve üzeri

Bilim, Tarih


Bu yıl editörlüğünü yaparken en keyif aldığım kitapların başında ünlü İtalyan yazar Pierdomenico Baccalario ve Federico Taddia’nın 15 Soru serisi içerisinde yer alan Beyin Nasıl Çalışır?, Para Ne İçindir?, Ağaçlar Konuşur mu?, Bugün Şimdiden Dün müdür? olduğunu söyleyebilirim. Kitaplar üzerinde çalışırken, keşke bizim çocukluğumuzda da böyle kitaplar olsaydı, diye düşünmekten kendimi alamadım. Bu kadar karmaşık ve bilimsel bilgiyi çocuklara bu kadar yalın bir dille aktarmak, ancak bu kadar keyifli ve eğlenceli olabilirdi. Bu kitaplarda mevcut ekonomik düzenin işleyişi, beynin yapısı ve bölümleri, tarihteki önemli olaylar ve tarihçilerin ne iş yaptığı, bitkilerin birbirleriyle nasıl iletişim kurdukları gibi birçok bilgiyi ve daha fazlasını bulmak mümkün. Söz konusu kitaplar sayesinde çocuklar küçük yaşlarda yapmak istedikleri meslekler ve çevrelerini kuşatan dünya hakkında bilgi sahibi olabiliyorlar. Arzumuz, kitaplarımızı okuyan çocukların daha bilinçli bireyler olarak dünyanın geleceğine katkıda bulunması. Her bir kitapta konunun uzmanlarıyla işbirliği yapan yazarlarımız, yeni nesil çocuklara yönelik muhteşem bir ansiklopedi serisi yaratmayı başarmışlar.

Kitapların yayıma hazırlanma sürecinde tüm ekip arkadaşlarımın katkısı paha biçilmez. Bununla birlikte, çevirmenimiz Bahar Ulukan’a harika çevirisi için teşekkür ediyoruz. Umarız, kitaplarımız daha geniş bir okur kitlesine ulaşır ve çocukların bilgi birikimine ve gelişimlerine katkı sağlar.







FURKAN KEMER

Geography of Genius

(Dâhiler Diyarı)

Eric Weiner,

Çev. Cemre Özer Düzgün

Kaplumbaa Kitap'tan çıkacak.

Araştırma



Eric Weiner'in The Geography of Genius adlı kitabını, Kaplumbaa Kitap etiketiyle okura sunmak üzere hazırladım. Yazar Weiner; Atina, Floransa, Hangzhou, Edinburgh, Kolkata, Viyana, Silikon Vadisi gibi yerleri gezerek söz konusu şehirlerin önemli isimleriyle konuşuyor. Weiner'ın amacı, dünya tarihinde oldukça etkili olan teori ve pratikleri inşa etmiş dâhilerin, önemli isimlerin neden bu mekânlarda yetiştiğini anlamak. Yazar bunu yaparken belli biçimlerde mekân ve zihin ikiliğinin sınırlarını söz konusu ediyor. Weiner'in esprili dili ve yaratıcı betimleriyle, çok keyifli ve öğretici bir metin çıkıyor ortaya.


Kitap, yaratıcılığın ve dehanın ne olduğuna, bu iki kavramın nasıl belirleneceğine dair samimi bir bölümle başlıyor. Hemen sonra, “Deha Basit Olandır: Atina” başlığıyla Sokrates’in, Platon’un, Aristoteles’in ve önemli edebi eserler kaleme almış tragedya yazarlarının Atina ile olan ilişkisini araştırıyor yazar. İklim mi? Toplum mu? Kentin tarihi mi? Zenginlik mi? Yoksa kaselerde içilen litrelerce şarap mı?


Bir sonraki başlık, “Deha Yeni Değildir: Hangzhou” başlığıyla, MS 969’dan 1276’ya kadar uzanan Song Hanedanlığı’nı temel alıyor. Pusuladan el baskısına, mekanik saatlerden tuvalet kâğıdına kadar modern dünyaya dair birçok şeyi icat eden bu coğrafyanın özelliği neydi? Marco Polo, The Travels of Marco Polo başlığıyla yayımlanan günlüklerinde, neden Hangzhou’yu “Şüphesiz dünyanın en iyi ve en muhteşemi” olarak gördü? Weiner’a göre deha, belirlenemeyen cevherlerle, hiç olmayacak yerlerde doğan bir şey olma özelliğini taşıyor.


Weiner, “Deha Maliyetlidir: Floransa” ve “Deha Aniden Ortaya Çıkar: Kusursuz Viyana” başlıklarıyla, entelektüel ve sosyal tarihin en güzel örneklerini veriyor: Floransa’nın Medici Ailesi ile olan ilişkisine ve Freud’un Viyana’da bir “öteki” olarak yaşamasına dair önemli bilgiler sunuyor.


Atina’dan Silikon Vadisi’ne uzanan, kronolojik bir deha araştırması olan bu kitap, editörlüğünü yaparken çok keyif aldığım ve Türkçeye kazandırılmasında payım olduğu için sevindiğim bir kitap oldu.




GÖKÇE ATEŞ AYTUĞ


Küçük Bir Nokta, Büyük Bir Fil

ve

Uzakta Bir Dağ, Yakında Bir Macera

Özge Özdemir

Redhouse Kidz

5 yaş ve üzeri, resimli çocuk kitabı



Felsefeci ve eğitmen Özge Özdemir’in 8 yaş ve üzeri çocuklar için yazdığı sekiz kitabı yayına hazırlamıştım, Ezgi Platin’in harf çizimleriyle yayımlandılar. Bu sene Özge ile birlikte yeni bir seriye başladık. Bu kez okulöncesi dönemdeki çocuklar için yazdı, Gökçe Akgül resimledi ve ortaya benzersiz kitaplar çıktı. “Küçük Düşünürler” adını verdiğimiz, yıllar içinde genişletmeyi planladığımız serinin Küçük Bir Nokta, Büyük Bir Fil ve Uzakta Bir Dağ, Yakında Bir Macera adlı iki kitabı Kasım ayında yayımlandı. Özge Özdemir kitaplarını Çocuklar için Felsefe (P4C) yönteminden ilham alarak yazıyor. Çocukların akıl yürütme, kavramsallaştırma becerilerini erken yaşta harekete geçiren bu yöntemle, Özge Özdemir’in çocuklarla yürüttüğü bir atölyeye katılarak tanışmıştım. Kenardan sessizce dinlediğim bir saatlik soruşturmada konuşulanlar çok etkileyiciydi, çocukların söz aldıkça tartışmanın sınırlarını tahmin edemeyeceğim şekilde genişlettiklerini, düşüncelerini imrendiğim bir berraklıkla ifade ettiklerini ve birbirlerini gerçekten ilgiyle dinlediklerini düşünmüştüm; Özge’nin kolaylaştıran soru ve yorumlarıyla kavramlar arasında geziniyorlardı ve sohbet geliştikçe basmakalıp düşüncelerden rahatlıkla sıyrılabiliyorlardı. Özge Özdemir ile birlikte çalışma yolculuğumuz hep böyle etkileyici, öğretici oldu benim için. Özge bir süredir, çocukların öğrenme yolculuklarına ezberleyerek değil kavrayarak başlamasını önemli bulduğu için, okulöncesi eğitimi programında yer alan kavramlara odaklanmayı düşünüyordu. Bu ilk iki kitap da böylece ortaya çıktı.

Kitaplarda büyük-küçük, uzak-yakın kavramları, kitabın içinde gezinen biri çocuk biri yetişkin iki kahramanın sohbetleriyle ele alınıyor. İlk kitap bir şeye küçük ya da büyük derken karşılaştırma yaptığımız konusunda, ikinci kitapsa zamanda ve duyguda uzak ya da yakın olmak üzerine düşünmeye çağırıyor okuru. Kitapların resimleri de metni kadar özgün ve ustalıklı. Gökçe Akgül metinleri okuduktan sonra üçümüz kısaca buluşup aklımızda şekillenenler üzerine konuşmuştuk, Gökçe eskiz çalışmasını paylaştığında ortaya böyle hepimizi mutlu eden kitaplar çıkacağından emin olduk çünkü yazar ve çizer birbirlerini çok iyi anlamışlardı; Gökçe karakterleri sayfaların içinde gezdirmiş, kitabın sayfalarını da kurgusal mekânın bir parçasına dönüştürmüştü. Karakterlerin ifadeleri, birbirleriyle ilişkileri de metnin muzip, okurdan taraf yanını ortaya çıkardı. Resimli çocuk kitabı hazırlarken, yazan ve resimleyen arasında böyle bir uyum olunca editörlük dünyanın en güzel işine dönüşüyor. Yeni bir seriye başlamanın heyecanıyla, 2022’nin en mutlu eden çalışmalarından biriydi benim için.




G. GÜLCE KARAGÖZ

Nehir Çocuk

Cécile Elma Roger

Resimleyen: Ève Gentilhomme

Koç Üniversitesi Yayınları

Okul öncesi, resimli çocuk kitabı



Koç Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanan Nehir Çocuk, 2022 yılının başlarında çevirdiğim, tüm yılıma ışık tutan bir resimli kitap.


Çocukluğumuzda neredeyse hepimiz “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuyla karşılaşmışızdır. Bu soruya birçoğumuz hemen hemen aynı cevapları vermiştir. Kimi zaman konforlu olduğunu düşündüğümüzden kimi zaman alacağımız tepkilerden çekindiğimizden. Peki bir nehir olmak isteseydik nasıl olurdu?


Abel, tüm cesaretini toplayarak nehir olmak istediğini arkadaşlarıyla paylaştığında Abel’in fikrini değiştirmek için her yolu denerler. Çünkü bu onlara göre imkânsızdır: Yorulurdun, ayakların olmazdı, hiç konuşamazdın, buharlaşırdın ve sonunda yok olurdun…


İmkânsız hayaller kurduğumuzda ve bunu başkalarıyla paylaştığımızda hayal kurmamızı engellemeye ve hevesimizi kırmaya çalışanlar hep olacak. Abel’in arkadaşları gibi, kim bilir belki en sonunda onlar da hayallerinize ortak olup size katılırlar.


Cécile Elma Roger’ın metni bir dantel gibi işlediği, Ève Gentilhomme’un müthiş renkleriyle hayat kattığı Nehir Çocuk, okura gerçek ile hayal arasında bağlantı kurduruyor. Okuru hayallerinin peşinden koşmaları konusunda teşvik ederken, çevre sorunlarıyla ilgili de farkındalık yaratıyor.

Gerçekleşmesi imkânsız görünen hayaller kuran, hayallerinin peşinden koşan herkese…




IŞIK DOĞANGÜN

Coming to Our Sense

Susan R. Barry

Tellekt Yayınları'ndan (Can Yayınları) çıkacak

Bilim



2022’de çevirisini keyifle yaptığım çalışmaların başında, Susan R. Barry’nin Coming to Our Senses adlı kitabı geliyor. Kitapta genelgeçer çerçevede “körlük” olarak tanımlanabilecek düzeyde görme bozukluğuna sahip bir erkek çocukla, neredeyse hiç işitemeyen bir kızın yetişkinliğe uzanan hikâyeleri ele alınıyor. Her ikisinin de “herkesin görüp işitebildiği varsayılan” bir toplumda yaşadıkları çeşitli zorluklar, içinde bulundukları olumsuz koşullarla başa çıkma ve bunlara rağmen hayata tutunma mücadeleleri bazen yazarın gözlemleri üzerinden bazen de söz konusu kişilerin ağzından aktarılıyor. Biri göz içi yapay mercek, diğeriyse koklea implantı ameliyatı sayesinde “normalleşmeye” çalışırken her ikisi de, bu tür sorunları hiç yaşamamış çoğunluğun hayal etmekte bile epey zorlanacağı türden ciddi güçlüklerle boğuşuyor. Ancak mesele duyu organlarının işlevlerinin iyiye gitmesiyle bitmiyor zira hayata yıllarca kendine özgü bir algı dünyası üzerinden uyum göstermiş kişinin, ansızın kendini adeta bambaşka bir evrende buluvermesi ağır psikolojik-psikiyatrik sorunları da beraberinde getirebiliyor. Dolayısıyla böyle durumlarda mesele sadece yeni duyulara alışmakla çözülmüyor; bir anda içine düşülen yabancı evrene uyum sağlayabilmek de gerekiyor.


Yazar, bu iki insanın öyküsünü aktarırken onların durumlarının tıbbi, biyolojik ve psikolojik boyutlarını gayet bilimsel ama anlatım bakımından herkesin rahatlıkla kavrayabileceği bir dille açıklamaya çalışıyor. Ayrıca konu, değinilen birçok başka olguyla da boyutlandırılıyor. Söz konusu boyutlandırmanın en vurucu yönlerinden biriyse, önceden göremeyen-işitemeyen bazı olgularda rastlanan; “keşke eski halime dönebilseydim” gibi duyanı allak bullak edebilecek psikolojik yaşantı. “Evrenler arasında” böylesine keskin bir geçiş, bu tür duyusal sorunları hiç yaşamamış kişiler açısından anlaşılması epey güç durumlara yol açabiliyor; tıpkı o insanların halihazırda veya önceden içinde yaşadığı “evreni” de asla tam anlamıyla tahayyül edemeyecekleri gibi. Kitabın okura sağladığı bir başka bakış açısı da buradan çıkıyor: Doğuştan sahip olunan ve son derece kanıksanan, bu yüzden de çoğu zaman farkında bile olunmayan muazzam duyusal niteliklerle bir anlamda gerçekten tanışmak…


Elbette duyusal zorluklarla birlikte yaşayan insanların ve böyle bir sorunu olmayanların ne kadar şanssız veya şanslı olduğu değil konu. Bütün mesele hayata elindekilerle uyum sağlayabilmeyi öğrenmek; ister en baştan ister sonradan. Kitabın en etkileyici yönlerinden biri de burada zaten; iki başkarakter özelinde insanın inanılmaz uyum yeteneği ve içinde bulunduğu durum ne derece zor olursa olsun sonunda kendi dünyasıyla dış evreni kesiştirebilme potansiyeli. Mutlu yıllar…









bottom of page