top of page

Yılın Kitapları • 2023 • I. Kısım


Geçen yıl ilkini gerçekleştirdiğimiz yılın kitapları soruşturmasına bu yıl da aynı şekilde devam ettik. Yayıncılardan, editörlerden ve çevirmenlerden, 2023'te çevirdikleri, yayıma hazırladıkları ya da yayın programına seçtikleri kitaplar arasında en önemli bulduklarını, onları en etkileyen veya onlara en iyi gelen kitabı anlatmalarını istedik.


Yıl boyu çalıştığımız kitapları gözden geçirmeye, iyi bulduklarımızı paylaşmaya, birbirimizin çalışmalarından, basılan, basılmak üzere olan kitaplardan haberdar olmamıza vesile olan soruşturmamız iki kısım halinde yayında.


Katkıda bulunan herkese çok teşekkürler. İyi okumalar!


 


Birinci Kısım • Katılımcılar



B | Banu Karakaş Berrak Göçer Betül Parlak Bilge Sancı











 




Adem Beyaz


GALENOS KİTABI

Geride Kalan Bir Ömür: Edebiyatta Sonlar

Antoine Compagnon

çeviren Bahadır Gülmez

Ketebe Yayınları



Ahir ömrüme yaklaştığımı henüz düşünmesem de bu kitap ahir ömürde ne yapılması ya da ne yapılmaması gerektiği konusunda beni çokça düşünmeye sevk etti. Dinozor yazarlara tepkimin vücut bulmuş hali oldu bu kitap, üstelik bunu bizzat bir dinozorun ağzından duymak kadar keyif veren bir şey yok.



Yaşlandınız mı? Bunadınız mı? Cümlenin sonuna gelirken başını unutuyor musunuz? Bilgisayar kullanmak yerine daktilo mu övüyorsunuz? Ah yoksa onu da şeytan icadı görüp şekil şekil mürekkepli kalem müptelası mısınız? Devriniz geçti. Yeter! Yazmayın! Dinozor yazarlar! Kendinizi Olympos zirvelerindeki yarı tanrılar gibi görüyorsunuz. Hayatınız boyunca dibinizden ayrılmamış şakşakçılarınız size böyle hissettiriyor olabilir, ancak bizim gözümüzde kaka sonrası götünü temizleyemeyen bebelerden farkınız yok. Çoğu uydurma olsa da hikâyelerinizin bazen gideri var, fakat hayat dersi… Yo, lütfen, almayalım.


Sonunda Compagnon diye biri çıktı ve son nefesimize kadar “üretmek” zorunda olmadığımızı yüksek sesle söyledi. Bir yerde durabilmenin/durmanın erdem olduğunu söyledi. Üstelik bu durum sadece yazarlıkta değil, sanatın diğer mecralarında da geçerli (EYT’liler hariç). Allah’ın sıralı emeklilik nasip ettiği yazarlar/sanatçılar ilk tekaüt maaşı yatar yatmaz elindeki kalemi/fırçayı her neyse yavaşça yere bıraksın ve eczane poşetindeki ilaçları vakitlice alıyor mu buna odaklansın; yaratıcı, üretken ve çalışkan genç yetenekleri bunun için etrafında pervane etmesin, bir kenara çekilsin ki bu kişilere yer açılsın. Sağlıklı olanlara sözümüz yok tabii, sevilecek torun torba ve ikame torun hayvanlar, ağaç dikilecek bahçe, binlerce bulmaca sunan iPad uygulamaları, gezilecek koskoca dünya sizi bekliyor.


Veyahut, illa bu dünyada kalmak istiyorsanız, kitap okumakla yetinebilirsiniz, okumak isteyip yıllarca bir kenarda bekleyen kitaplarınız olduğuna eminim. Son sözü yazara bırakıyorum: “Kuğu ölüme yaklaşırken daha yumuşak sesle şarkı söyler derler. Ben de yapabildiğim kadar kuğuyu taklit edeceğim, bu belki sizin için yapabileceğim son şey.”





Ali Volkan Erdemir


Memeler ve Yumurtalar

Mieko Kawakami

çeviren Ali Volkan Erdemir

Doğan Yayınları



Mieko Kawakami ilkin Haruki Murakami’yle yaptığı söyleşi kitabıyla dikkatimi çekmişti. Ender söyleşi kabul eden Murakami’yi ikna etmesi bir yana eserlerindeki erkek karakterler üzerine eleştirisi herkes gibi bende de bu yazara karşı ilgi ve merak uyandırdı. Geçen yıl Tokyo Waseda Üniversitesi’ndeki Haruki Murakami Kütüphane Müzesi’nde Kawakami’nin fotoğrafını görmem de ona ilgimi perçinledi. Bunun üzerine birkaç kitabını okudum ve günümüz Japon toplumunu çok iyi anlattığını gördüm.


Memeler ve Yumurtalar da Japon insanına ayna tutan bir eser. Bu romanın feminist duyarlılıkla yazıldığı sıklıkla vurgulansa da aslında son elli yılın Japon insanını resmediyor. Çocuk sahibi olmak isteyen bir kadının seçeneklerinin ne kadar kısıtlı olduğunu göstermesi ana teması. Ancak iyi bir okuma yapıldığında aslında erkeklerin de bu ataerkil toplum içinde belirli birtakım rollere sıkıştırıldığı da görülüyor. Roman her ne kadar Japon toplumu özelinde yazılsa da evrensel temalar öne çıkıyor ve coğrafya değişse de yaşanan sıkıntıların benzerliğine kurgusal bağlamda tanıklık ediyoruz. Öte yandan özgür yaşam karşısındaki toplumsal kuşatmalarla ruhumuzu karartanlar karşısında yüreğimizi ferahlatan anlayış ve dayanışmayı sergilemesi, Memeler ve Yumurtalar’ın sevdiğim özelliklerinden bir diğeri.


Romanda üç kuşak kadın ele alınıyor. Regl konusunda kafa karışıklığı yaşayan çocuk karakter meme şeklini beğenmeyip estetik ameliyat olmak isteyen annesine destek olmak isterken çaresizlikten susup kalıyor. Tek başına çocuk doğurup yetiştirmek isteyen başkarakterin çözüm yolları arayışı, bu savaşı sırasında güçlü görüntüsü altındaki hassas yapısı gerçekçi bir şekilde betimleniyor. Evlatlarını yalnız başına yetiştirmek zorunda kalmış fedakâr bir annenin başından geçenlere tanıklık ediyoruz. Yazarın bu üç kuşağı yaşadıkları dönemin ruhunu yansıtarak aktarmasını çok beğendim.


Kawakami’nin romandaki Japon hamamı sahnesinde LGBT+ konusuna da minik bir dokunuş yaparak cinsiyet kavramını yalın ve usta bir şekilde sorgulatması da romanda özel dikkat çeken kısımlarından biri.


Roman çoğunlukla feminist bakış açısıyla değerlendirilse de erkek dünyasının kırılganlığını da gözler önüne seriyor. Yazarın, toplum içinde kendisine biçilen roller karşısında bocalayan erkek karakterlerin kimi zaman sapkın kimi zamansa insancıl davranışlarını betimlemedeki hüneri de hayranlık duyduğum bir başka yanı.


Kawakami’nin diğer eserlerinin de Türkçeye kazandırılması günümüz Japon insanını farklı açılardan tanımamıza rehberlik etmesi açısından faydalı olacaktır.




Anıl Ceren Altunkanat



Yunus Çocuğun Şarkısı

Elizabeth Laird

çeviren Anıl Ceren Altunkanat

resimleyen Peter Bailey

Beyaz Balina Yayınları



Atlas Publishing Lab vesilesiyle bu yıl da kalbime sinen, içimi titreten işler hakkında konuşma fırsatı bulduğum için sevinçliyim, teşekkürler Atlas.


Sanırım çoğu meslektaşım bana katılacaktır; çevirmenler için kısır, bunaltıcı ve hatta korkutucu bir yıldı. İşler belirgin ölçüde azaldı, tekrar baskılar durma noktasına geldi, çevirmenler hayatlarını sürdürebilmek için ya başka işlere yöneldi ya da yönelmeyi planlıyor. Depremin ardından gelen ekonomik depremle yükü iyice artan çevirmenler için bu düzeni sürdürmek artık pek olası görünmüyor.


Bu bunaltıcı yılda bana en iyi gelen çeviri Yunus Çocuğun Şarkısı oldu. Elizabeth Laird’ın yazdığı, Peter Bailey’nin resimlediği kitap Beyaz Balina Yayınları etiketiyle okur karşısına çıktı.

Liard sevdiğim, daha önce de çevirdiğim bir yazar, dolayısıyla proje bana geldiğinde bu kitabı sahipleneceğim belliydi. Ama zamanlama konusunu kafamda oturtmaya çalışırken, yani işi gücü bırakıp sahilde yürüyüş yaparken bir yunus sürüsüyle karşılaşmam benim için her şeyi belirledi. Bu kitabı çevirmek zorundaydım. Böyle buyurdu yunuslar.


Yunus Çocuğun Şarkısı büyük bir yalnızlığın sancıları içinde kendini bulmaya, hayatına anlam katmaya çalışan bir çocuğun, Finn’in hikâyesini anlatıyor. Finn dalgaların beşiğinde, yunusların şarkısında kendini keşfederken biz de burnumuzun ucunda olan o büyük sorunu yeniden keşfediyoruz: Biz denizlerimize, okyanuslarımıza ne yapıyoruz? Yaşamı var eden, bir anlamda hepimizin ana rahmi olan denizlerimizi nasıl uçsuz bucaksız çöplüklere çevirdik? Nasıl oluyor da en masum gördüğümüz eğlencemiz, mesela balonlar, başka canlılar ve doğa için tehlikeye, hatta ölüme dönüşüyor? Sadece balonlar mı; havai fişekler, misinalar, balık ağları, kâğıt bardaklar, su şişeleri, maskeler… Liste uzayıp gidiyor, gündelik hayatta kullandığımız hemen her şey doğamızı, denizlerimizi kirletiyor; birçok canlının ölümüne yol açıyor.


Doğrusu Finn’in onu her yerde, herkesle öteki kılan yalnızlığı bana çocukluğumdan çok şey anımsatsa da Yunus Çocuğun Şarkısı’nı kalbime yerleştiren esas olarak bu soruları dürtüklemesi, başka bir deyişle, çöplüğümüze çomak sokması. Hepimizin bunu daha etraflıca, daha adil bir akılla irdelemesi gerek: Doğaya, denizlerimize attığımız her çöp, her plastik başka bir canlının ölümü demek. Daha kapsamlı düşünürsek, bizim ölümümüz demek. Yazar kitabın sonuna eklediği notta, yılda yaklaşık sekiz milyon plastiğin denizleri boyladığını söylüyor. Ve her doğan bebekle birlikte, yani her saniye bu korkunç sayı artıyor. Katı ve hızlı bir nüfus planlaması ve elbette yeni, tavizsiz bir doğa bilinciyle eyleme geçmezsek, karar vericilerin eyleme geçmesini sağlamazsak sonumuz, yani yıkımımız yakın ve kesin.


Yeni bir yılın umutları içimizde kıpırdanırken (umarım debelenmiyor, kıpırdanıyordur) ölümden ve yıkımdan daha fazla söz etmek istemem. Doğaya her dokunuşumuzun aslında kendi benliğimizle kurduğumuz bir ilişki biçimi olduğunu anladığımız; bu bilinci dilimiz döndüğünce yaydığımız ve yaşama işlediğimiz bir yıl olmasını dilerim.


Yunusların şarkısı kalbinizden eksik olmasın.




Armağan Ekici


Yaşam Kullanma Kılavuzu

George Perec

çeviren İsmail Yerguz

Everest Yayınları



Bu yıl hayatta en çok sevdiğim, beni en çok etkilemiş dört-beş kitap arasında olan iki kitabın gözden geçirilmiş çevirileri yayımlandı: Georges Perec’in Yaşam Kullanma Kılavuzu (İsmail Yerguz çevirisi) ve Douglas Hofstadter’in Gödel, Escher, Bach’ı (Ahmet Ergün Akça çevirisi).



Gödel, Escher, Bach esasen bir popüler bilim kitabı, matematikteki en ilginç ispatlardan biri olan Gödel teoremini açıklamak için yazılmış bir klasik. Gödel teoremi, matematiksel sistemlerin tutarlı olurlarsa eksik, eksiksiz olurlarsa tutarsız olduklarını gösteren bir teorem. Hofstadter, bu teoremin temelindeki oyuncu, kendi kendine referans vermeye, sembollerle oynamaya dayalı yaklaşımı kullanıyor, bununla Escher’in resimleri ve Bach’ın müziği ile bağlantılar kurarak çeşitlemeler yapıyor.


Georges Perec’in Yaşam Kullanma Kılavuzu ise bence çağdaş edebiyatın en önemli başyapıtlarından biri. Perec’in olağanüstü ilginçlikte teknik yöntemler kullanarak kurduğu, yarattığı bir “makina” ile her bölümde kullanması gereken unsurları önceden saptayarak yazdığı bir kitap bu; ama işin bu teknik yanıyla hiç ilgilenmesek bile, şu yaşadığımız hayatın karmaşasını, zenginliğini kayda geçirmesini okumak, o hüzünlü mizahını her satırda hissetmek çok değerli.


Dil oyunlarını çevirmek yıllardır severek uğraştığım konulardan biri. Bu nedenle her iki kitaptaki çeviri sorunları üzerine zaman zaman çalışmıştım. Gödel, Escher, Bach’ı kardeşim kadar yakın dostum Barış Özel ile birlikte yıllar önce çevirmeye girişmiş, biz bitirene kadar Türkçe çeviri yayımlanınca pes ederek yarım bırakmıştık, ben bir bölümü kendi blogumda yayımlamıştım. Yaşam Kullanma Kılavuzu’nun karakter sayısı oyunlu ve çapraz akrostişli “kitabın ruhu” bölümünü de yine yıllar önce, sırf kendi merakım yüzünden, Yerguz çevirisini esas alarak düzenlemiştim. Bu yıl hem bu iki kitabın tekrar yayımlanması denk düştü, hem de bu iki ufak, eski çalışmamız yeni baskılarda kullanıldı, böylece çok değer verdiğim kitaplara katkı yapma mutluluğunu yaşattılar bana. Bunun için Esin İleri’ye, İsmail Yerguz’a, Mustafa Küpüşoğlu’na ve Ahmet Ergün Akça’ya teşekkür borçluyum.





Aytek Sever


Benliğimin Şarkısı

Walt Whitman

Önsöz ve Eleştirel Değerlendirme Ed Folsom ve Christopher Merrill

çeviren Aytek Sever

Doğu Batı Yayınları'ndan çıkacak



“Benliğimin Şarkısı” ilk olarak 2018’de İşaret Ateşi websitesi üzerinden e-kitap olarak okurlara sunulmuştu ve Whitman’ın başşiiri "Song of Myself"in Türkçeye ilk tam metin çevirisiydi.


Daha sonra, 2021’de, “Song of Myself in Turkish” projesi kapsamında Ed Folsom ve Christopher Merrill’in açıklama metinleriyle beraber Iowa Üniversitesi (UI) International Writing Program (IWP) bünyesindeki WhitmanWeb üzerinden de çevrimiçi yayımlanmıştı. Okurlar ritim ve sözcük seçimi itibariyle görece “yerlileştirici” bir çeviri yaptığımı fark edecektir. Düzayak bir yaklaşımla metinsel çeviri yaparak şiiri “ileride” ya da “ortada” bırakmaktansa “beriye”, Türkçeye ve Türkçe şiire yaklaştırmaya çalıştım. Sadakatten ödün vermemenin “gördüğünü çevirmek” değil, sözcüklerin özgün bağlamlarında ne anlamda kullanıldığına dikkat etmek demek olduğunu ve şiirin ve şiir çevirisinin hatalı Türkçe kullanımlarını, kulak tırmalayan ifadeleri kaldırmadığı gerçeğini bir an olsun göz ardı etmedim. Emerson’dan itibaren Amerikan şiirinin başlıca ölçütlerinden biri “nefes” olmuştur ve bu, Whitman için de sonuna kadar geçerlidir; dolayısıyla “sesli okunuşu” merkeze alarak "Song of Myself"e Türkçede güçlü bir yaşam soluğu üflemeye çalıştım.


Benliğimin Şarkısı’nın Doğu Batı Yayınları için kitaplaştırılması sırasında eleştirel değerlendirme Ed Folsom’ın “Sunuş”uyla takviye edildi. Okurlara, 2024’ün ilk aylarında yayımlanacak bu kitabımızın yanı sıra, Song of Myself’in çeşitli dünya dillerindeki karşılaştırmalı okumaları için zengin bir kaynak teşkil eden WhitmanWeb’e ve Çimen Yaprakları’ndan yaptığım kapsamlı seçki için İşaret Ateşi websitesine başvurmalarını tavsiye ederim.



Banu Karakaş


Nisyan

Héctor Abad Faciolince

çeviren Banu Karakaş

Livera Yayınları'ndan çıkacak



Öncelikle 2023 senesinde üzerinde çalıştığım hemen her kitabın benim için hayli kıymetli olduğunu, dolayısıyla “o kitap”ı seçmekte epey zorlandığımı belirtmek isterim. Buna rağmen sanırım pek çok türe dahil edilebilecek bir eser olan, Kolombiyalı yazar Héctor Abad Faciolince’nin Nisyan adlı kitabını bu sene bu kategoriye layık gördüğümü söyleyebilirim.


Kitap henüz yayına hazırlık aşamasında, 2024’ün ilk aylarında piyasaya çıkacak. Aynı yazarın 2022 senesinde Angosta adlı distopik romanını da yine Livera Yayınevi etiketiyle basmıştık. Héctor Abad Faciolince Kolombiya’nın yakın tarihindeki en kanlı dönemlerini bizzat yaşamış bir gazeteci-yazar. Babası Kolombiya’da kendi döneminin önde gelen hekimlerinden Héctor Abad Gómez. Görece varlıklı denebilecek bir aileye mensup olan bu doktor tıbbın pratik tedavi süreçlerinden ziyade toplumsal sağlık adı verilen alanına eğilmiş, hayatının uzun yıllarını eşit sağlık koşullarının sağlanması için çaba vermeye ayırmış, hatta son yıllarını da çok büyük ölçüde eşitlik, adalet ve insan hakları temelinde aktivistlikle geçirmiş, ülke tarihi açısından çok mühim bir şahsiyet. Tam da Kolombiya’da gerilla hareketlerinin artık iyiden iyiye çeteleşmeye başladığı dönemde yükselen şiddetin elinde 1987 senesinde bir suikaste kurban gidiyor. Nisyan da oğlu tarafından kaleme alınan bir aile anlatısı aslında.


Bu noktada kitabın benim açımdan taşıdığı kişisel öneme de dikkat çekmem gerekir. Doğrusunu söylemek gerekirse son yıllarda erkek yazarların anlatılarından pek keyif almıyorum. Bu da politik olarak bilinçli bir şekilde aldığım bir karar değil, gerçekten hayatımın şu geldiğim noktasında bu bakış açısıyla yazılan anlatıların beni heyecanlandırmadığını fark ettim. İyinin ve kötünün ötesinde, daha kendi hakikatime dair, öznel bir pozisyon olduğunu da anlıyorum. Fakat burada işin tuhaf olan kısmı bu kitabın bu anlattığım noktada bir istisna oluşturması.


Başka kitaplarını da okumuş hatta birini daha çevirmiş (Angosta) bir okur olarak diyebilirim ki Nisyan çok özel bir kitap. Diğer kitaplarında beni uzaklaştıran, iten o her şeyi bilen kibrinin de, üzerine vazife olmayan meseleleri vazife edinen büyüklenmesinin de duyguların hakikatinden uzak, sığ mesafeliliğinin de bu kitapta kırıldığını görüyorum. Bilhassa bir oğlan çocuğu olarak babasıyla yakınlığını anlatmasının hem toplumumuzun gidişatı hem kitabı derinleştiren bir özellik olması açısından pek kıymetli buluyorum. Yazarın kendi ailesini anlatma biçiminde bir tür yumuşaklık ve samimiyet hissediliyor ki bence kuru kuru bir tarih anlatısı da olabilecek bu kitabı çok daha okunur kılıyor. Belki de tarih kitapları böyle yazılmalı. Ya da en azından tarih kitaplarının yanında ek okuma olarak yer alacak, çok değerli bir kitap diyebilirim. Çünkü bu aile anlatısı üzerinden Héctor Abad aslında Kolombiya’nın yakın dönem tarihine ışık tutuyor. İnandıkları ve savundukları uğruna öldürülen babasının yasını tutarken bunun toplumsal koşullarını aktarıyor; öfkesini şiddete değil sanata yönlendirmesinin, bu acıyı anlamlandırma çabasının eseri bu kitap. Özellikle memleket olarak içinden geçtiğimiz şu dönemde bizim de kendimizden çok şey bulacağımızı düşünüyor ve başka benzer eserlere ilham olmasını temenni ediyorum. Okuru bol olsun.




Berrak Göçer


Kayıp Şehrim

F. Scott Fitzgerald

çeviren, önsöz ve notlar Berrak Göçer

Epona Yayınları




2023, uzun yıllardır bekleyen iki klasik çevirimin sonunda yayımlandığı yıl oldu. Klasikleri çevirmek doğasında bir ikilem barındırıyor: Genelde daha çok bilinip sevildikleri için diğer edebiyat eserlerine göre daha fazla ilgi görüyor ama tam da aynı sebepten daha çok çevriliyorlar. Bu da sözgelimi Jane Austen’dan yeni bir Gurur ve Önyargı çevirisinin gurur ve önyargı, hatta aşk ve gurur deryasında yitip gitmesi anlamına geliyor. Ama Austen en sevdiğim yazarlardan, bu başyapıtı saydığım romanı da en sevdiğim kitaplardandır. Bu yüzden birkaç yıl önce çevirip bu yıl düzeltileri üzerinde çalışarak Gurur ve Önyargı çevirilerine bir yenisini kattım.


Okuyanların, benim Austen’ı ilk okuduğum zamanki heyecan ve hayranlık duygularını yaşamasına diğer değerli çevirmenler gibi benim de ufak bir katkım olursa ne mutlu.


İkincisi, buraya yazması ayrı bir mutluluk veren, en özel çevirilerimden biri: F. Scott Fitzgerald’dan Kayıp Şehrim. Eda Çaça’yla birlikte derlediğimiz bu deneme kitabı, Yansımalar dizisi kapsamında Epona Kitap’tan çıktı. Atlas’ın editörlüğünü ve koordinatörlüğünü üstlendiği dizi deneme, makale, köşe yazısı ve konuşmaları bir araya getirerek ünlü edebiyatçıların düşünce dünyasına ayna tutuyor. Fitzgerald’ın en önemli denemelerini içeren Kayıp Şehrim, yıldızı parlak bir yetenekten yıldızı sönmüş bir yazara uzanan kariyerinin farklı dönemlerine tanıklık etmemizi sağlıyor. Bu kitabı çevirebilmek için yaptığım okuma ve araştırmaları değerlendirmeye karar verince ortaya açıklamalı notlu bir edisyon çıktı. Bu yüzden hem okurlar hem de meslektaşlarımca nasıl karşılanacağını özellikle merak ediyorum.


Benim için çok özel bu iki çalışma arasında bir tercih yapmayı reddediyor, oyunbozanlıkla suçlanmak pahasına soruşturmada ikisine de yer veriyorum. Farklı dönemlerde, farklı coğrafya ve kültürlerde, dahası çok farklı yapıda yazarlar tarafından kaleme alınmış bu iki “klasik” tüm iyi edebiyat eserleri gibi okura “herkesçe kabul gören gerçek”leri sorgulatıyor, bu bağlamda her zaman okunmayı hak ediyorlar.





Betül Parlak


Hamburg

Marco Lupo

çeviren Betül Parlak

Can Yayınları'ndan çıkacak



Bu yıl çevirdiğim kitaplar arasında en çok Marco Lupo'nun Hamburg başlıklı romanını sevdim. Bu roman bir üst metin olarak tanımlanabilir. Bir unutma ve hatırlama hikâyesi. Bir okuma kulübü üyelerinin kıyıda köşede kalmış, neredeyse kimsenin bilmediği bir yazarın kitaplarını ve bölük pörçük metinlerini bir araya getirerek peşine takıldıkları bir öğrenme macerası olarak tanımlayabilirim.  Gizemli yazarın metinlerinden ilkinin çıkış noktası İkinci Dünya Savaşı sırasında Hamburg'un halı bombardımanına tutularak yakılması ve o sırada sığınaklarda yaşananlar. Metin ilerledikçe adım adım savaşa, savaş sonrası yıkıma, molozlarda filizlenen yeni hayata tanıklık ediyoruz. Bir unutma ve hatırlama ekseninde, sonbahar ve kışın sisi ve pusuyla bunamanın pençesine düşmüş bir zihnin puslu hatıraları arasında enkaz edebiyatını, bu edebiyatın önemli temsilcilerini, çeşitli tarihi ve siyasi belgeleri bulurken okur olarak biçemin bizleri sürüklediği sisin içine dalıyoruz. Zamanlar ve mekânlar birbirine karışıyor. Çevirisi biçem açısından beni oldukça zorladı, umarım okuru bol olur. 




Bilge Sancı


Erkek Adalet Kıskancında Kadınlar

Yağmur Birdal

Sel Yayınları



Haziran ayında “Kadın Kitaplığı” dizimizden yayımladığımız Erkek Adalet Kıskacında Kadınlar: Örselenmiş Kadın Sendromu ve Feminist Kriminoloji 2023 yılının en özel kitaplarından biri.

2022’nin son aylarında yayınevimize ulaşır ulaşmaz hepimizi heyecanlandıran Erkek Adalet Kıskacında Kadınlar’da Yağmur Birdal, kadınların suç işleme nedenlerini, mağdur veya fail olarak konumlandıkları rolleri ve ceza adalet sisteminin kadına bakışını feminist kriminoloji çerçevesinden ele alıyor.


Ceza adalet sistemleri ve hâkim kriminoloji teorilerinin kadınları ve “kadın suçluluğu”nun çevresel koşullarını gerektiği gibi dikkate almadığı, onları geleneksel roller ve davranış saikleri çerçevesinde değerlendirerek bu kez de hukuki bir cenderenin içine düşürdüğü tezinden hareketle istismarcı eşini/partnerini öldüren veya ağır yaralayan kadınların suç davranışının ardındaki dinamiklere, sistemin kadınlara yaklaşımına ve eylemin hukuk tekniği bakımından nasıl ele alındığına dair çizdiği kuşatıcı çerçeve bakımından önemli bir pencere açıyor.


Kadınların istismara maruz kaldıkları ilişkilerde yardım istemelerini ve ilişkilerini sonlandırmalarını engelleyen ve/ya zorlaştıran “şiddet döngüsü”nün altında yatan ekonomik ve sosyal sebepler, intikam korkusu, duygusal bağımlılık, istismarcının yargılanmasında işbirliği eksikliği sonrasında gelişen posttravmatik stres bozukluğu gibi unsurları detaylıca ele alan Birdal, maalesef her birimizin aşina olduğu, basına da yansıyan bu tür davaların vekilliğini üstlenen avukatlarla yürüttüğü araştırma sonucunda, Türkiye'de kocasını öldüren veya ağır yaralayan kadınların yargılanmasındaki adil olmayan süreç ve unsurları da örnekleriyle gözler önüne seriyor.


Yekten sorulan ve kadını daha en başından bu akıbete tecviz eden “kadının saldırıyı başka türlü defetme olanağının olup olmadığı”, “neden şiddet gördüğü ilişkiden ayrılmadığı”, “sığınmaevine gitmediği veya polise başvurmadığı”, “olası bir saldırıdan kamu kurumlarına başvurarak korunmadığı” sorularının yanıtlarını açıklıkla ortaya koyarak sistemin neden ve nasıl işlemediğini, resmi makamların cinsiyetçi reflekslerini, daha farklı bir yargılama süreci için meşru müdafaa, mazeret nedeni, haksız tahrik gibi kavramların nasıl ele alınması gerektiğini herkes için aydınlığa kavuşturuyor.


Hukuki düzlemde, geleneksel meşru savunma doktrininin örselenmiş kadınların eylemlerini açıklamak için de yeterli olduğunu savunan; kadınların neden istismar edildiği ilişkiyi devam ettirdiğine değil, istismarcıların neden şiddet uyguladığına odaklanılması gerektiğine dair karşıt argümanlara da yer vererek feminist kriminolojide “örselenmiş kadın sendromu”nu yöntemsel olarak çepeçevre kuşatıyor.


Evrensel bir tartışma olarak; kadın suçluluğunda meşru savunma yönteminin kapsamının örselenmiş kadın sendromu bağlamında genişletilip genişletilemeyeceğini, kusurluluğu etkileyen veya ortadan kaldıran bir neden olup olamayacağını Türkiye’de yargıya yansıyan örnekler üzerinden düşündüren bu kitap, her yaştan kadınlar kadar toplumun kılcal damarlarına işlemiş çürümeye rağmen her sabah yeni bir garabetiyle uyandığımız “hukuku” olması gereken bir düzleme çağırmakta ısrar eden herkese...




C. Cengiz Çevik


Fragmanlar

Thales

Eski Yunanca ve Latince Aslından Çeviren ve Notlayan

C. Cengiz Çevik

İş Kültür Yayınları



Sokrates öncesi filozofların yaşamlarına ve düşüncelerine ilişkin bildiklerimizi onların değil, sonraki yüzyıllarda yaşamış yazar ve filozofların yazdıklarına borçluyuz. Çoğunlukla Yunan felsefe tarihinin başlangıcı olarak kabul edilen Thales için de durum aynıdır. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan Fragmanlar başlıklı çalışma Thales’in yaşamı ve düşüncelerine ilişkin antik literatürdeki aktarımların Türkçe çevirisini ve kimileyin birbirleriyle uyumlu olan kimileyin de birbirleriyle çelişen bu aktarımlara ilişkin antik ve modern dönemde yapılmış yorumları içermektedir.


Yöntem olarak temel alınan fragman koleksiyon kaynağı Loeb Classical Library’den çıkan André Laks ile Glenn W. Most’un editörlüğünü üstlendiği “Early Greek Philosophy” başlıklı serinin şu cildindeki fragmanlardır: Volume II: Beginnings and Early Ionian Thinkers, Part 1. Ed. ve Çev. André Laks, Glenn W. Most. LCL 525. Cambridge, MA: Harvard University Press, 2016. Bununla birlikte 2009’da De Gruyter’den çıkan editörlüğünü Wöhrle’nin üstlendiği Traditio Praesocratica başlıklı serinin “Die Milesier: Thales” başlıklı ilk cildindeki tarihsel ve metinsel açıdan daha kapsamlı olan fragmanlardan yararlanılmış ve editörlerinin soyadıyla, yani “Diels-Kranz” veya “D-K.” olarak da bilinen fragman koleksiyonundaki fragmanlar da eklenmiştir. Bu çalışmada Sokrates öncesi felsefe, filozoflar, Thales ve yöntem üzerine kapsamlı bir Giriş yazısı, “Biyografi, Doktrin ve Alımlanma” olarak bölümlenmiş fragmanların çevirileri ve her bölümün sonunda açıklamalar, farklı koleksiyonlar arasındaki “Fragman Koşutluk Listesi” ve kaynakça bulunmaktadır.




Cemil Üzen


Fizikçi ve Filozof: Einstein, Bergson ve Zaman Anlayışımızı Değiştiren Tartışma

Jimena Canales

çeviren Celal Güler

Babil Kitap'tan çıkacak




Rölativite geçtiğimiz yüzyıl boyunca en fazla tartışılan, fizikçileri ve felsefecileri en fazla meşgul eden meselelerden biri. Bu konuyu ele alan felsefeciler genellikle (o dönem bu ayrım netleşmemiş dahi olsa) analitik felsefe geleneği içinde kendine yer bulanlardır. Bilim Tarihçisi Jimena Canales ise meselenin karşı tarafına odaklanıyor. Fizikçi ve Filozof’ta Bergson ve Einstein’ın zaman kavrayışlarını mukayeseli biçimde yorumlayan Canales, Bergson üzerinden aslında Kıta felsefesinde rölativitenin alımlanışına bir pencere açıyor.


6 Nisan 1922’de Paris’te Albert Einstein ve Henri Bergson zamanın doğasını kamuya açık biçimde tartışmıştı. Einstein, Bergson’ın zaman teorisini, fiziğin niceliksel gerçekleriyle uyumsuz, psikolojik bir kavrayış olarak değerlendirmişti. Bergson ise Einstein’ın zaman teorisinin zamanın sezgisel yönlerini görmezden geldiğini düşünüyordu. Bu uzlaşmaz tartışma o dönem büyük ses getirmiş, sonrasında tarih fizikçi lehine ağır basmıştı. Peki mesele kapanmış mıydı? Canales bize kapanmadığını gösteriyor. Öncelikle iki tarafın neden uzlaşamadıklarını anlamamız için tüm argümanları teşrih masasına yatırıyor. Akabinde Einstein-Bergson çatışmasının o gün için ne anlama geldiğini tartışıyor, ardından da meselenin bugünkü felsefi ayrışmalardaki yankısına odaklanıyor.


Einstein ile tartışmasında Bergson’un yenildiğini düşünsek bile bunun asla alelade bir yenilgi olmadığını, tarihsel bir kavşağı işaret ettiğini görüyoruz. Amerikan pragmatizmi, mantıksal pozitivizm, fenomenoloji ve kuantum mekaniğinde bunun yansımalarını görmek mümkün. Fizikle felsefe arasındaki açı giderek büyüyor, beşeri bilimler ve doğa bilimleri arasındaki çelişkiler derinleşiyor. Üstelik soğuk savaş, teknolojik atılımlar ve gündelik deneyimimizdeki radikal değişiklikler her iki argüman için yeni cephanelikler oluşturuyor. Bu açıdan Fizikçi ve Filozof hem bir soykütüğü çalışması hem de meseleyi tarihsel bağlamına yerleştirmeyi başaran bir kitap. Eski bir tartışmanın inceliklerine inerek yeni bir tartışmanın imkânını gösteriyor bize. Çevirisini Celal Güler’in üstlendiği bu derinlikli çalışma 2024 yılında okurlarımızla buluşacak. Şimdiden çok heyecanlıyız.





Çiğdem Erkal


Öykü Seçkisi

Algernon Blackwood, Nathaniel Hawthorne

çevirenler Çiğdem Erkal, Ülker Yıldırımcan, Liaisan Şahin, Ceren Öztuna Kaynakcı, Duygu Taktak, Serap Arslanpay, Evren Arslan

Yayıncısı henüz belli değil



Her şeyin baş döndüren bir hızla yapıldığı, yaşandığı ve tüketildiği zamanımızda insan yaşadığını bile fark etmiyor aslında, yaptıklarının zevkini almak şöyle dursun. Dolayısıyla birçok şey ister istemez yüzeysel geçilmese bile eskisi gibi doyurmuyor insanı. Çeviri yapıyor, edebi bir çeviri ama zamanla yarışarak. Oturup yaptığını meslektaşlarıyla veya edebiyat meraklılarıyla tartışacak bir zaman kalmıyor. Zevkini yaşayamıyor. Ama edebiyatçıyı eğiten de bu sohbetler, bu tartışmalar, bu fikir alışverişleri. İşte buradan yola çıkarak yedi çevirmen arkadaşımla bir atölye kurduk. Herkes günlük hızlı yaşamına devam ediyor. Hızla çevirilerini yapıyor, teslim ediyor ya da diğer mesleklerini sürdürüyor. Fakat haftanın iki gecesi toplanıyoruz ve bir hikâye kitabını birlikte çeviriyoruz. Yavaş yavaş. Sindire sindire. Her bir kelimesi, her noktalaması üzerinde tartışa tartışa. Kavramların derinlerine ine ine. En iyi ifade şeklini bulmaya çalışarak.

Kendimize iki yazar bulduk, gerilim hikâyeleri yazan. Biri Algernon Blackwood, diğeri Nathaniel Hawthorne. Herkes ikişer hikâye seçti henüz Türkçeye çevrilmemiş. Yani toplamda 14 “korkunçlu” hikâye olacak. Akşamları toplanınca çevrilmiş olan hikâyeye hep birlikte son halini veriyoruz. Yaptığımız işin ruhunu unutmamak, zevkini ıskalamamak amacımız. Eski güzel günlerde edebiyatçıların toplanıp sohbet ve muhabbetle yaptığını biz zoom üzerinden yapıyoruz mecburen, bu hızlı zamanın büyüyen ve ulaşımı zor olan şehrinde yaşıyor olmamız nedeniyle. Ama bu da başka bir güzellik doğurdu çünkü bu toplantılarımızı herkese açık yapıyoruz. İki müdavimimiz var. Biri Bursa, diğeri Hollanda’dan katılıyor her toplantımıza. Bir de ara sıra girip çıkanlar, bir bakıp usananlar oluyor. Ama bana soracak olursanız çeviriye meraklı ve bu işe baş koymuş yeni çevirmenler için eğitici toplantılar oluyor bunlar.


Burada da kalmıyoruz aslında. Geçen yüzyılların erkek yazarlarını çeviren çağdaş kadın çevirmenler olarak biraz daha ileri gitmeye karar verdik. Çünkü dediğim gibi asıl amacımız işimizi en iyi şekilde yapmaya çalışırken bundan zevk almak ve çevirdiğimiz eserlerle bütünleşmek, ruhuna değmek. Biz de kendimizi o kadar kaptırdık ki bu hikâyelere, hikâyesini çeviren arkadaşımız çevirisi bitince durmuyor, hikâyesine devam ediyor. Devam derken, hikâyeye bire bir devam etmiyor. Öncesini de anlatıyor olabilir, sonrasını da ve oradan yola çıkarak bambaşka bir şeyi de. Ve genellikle hikâyede kenarda köşede unutulmuş bir kadının bakış açısıyla birer hikâyecik de bizler yazıyoruz, zamanında unutulmuş ya da bir kenara atılmış o kadının ağzından.


Böylece ortaya çok ilginç bir kitap çıkmaya başladı. Hem olabilecek en mükemmel halleriyle çevrilmiş nefis birer hikâye, hem de hikâyenin içinden çıkmış, farklı bir kadın karakterin açısından “devam hikâye”.


Bir yılda kitabın yarısını tamamladık. Önümüzdeki yıl bitirmeyi umuyoruz. Belki de dünyada ilk kez yapılmış bir çalışma. Çevirmenlerinin iki ayağı bir pabuca girmeden, inanılmaz bir zevk alarak çevirdikleri, ruhlarını da katıp oluşturdukları, sadece yazarlara tercüman olmayıp, kendi hislerine de tercüman olabilmek için devam hikâyelerini yazdıkları toplu bir hikâye kitabı. Biz bir yılı geride bırakmamıza rağmen hâlâ çok heyecanlıyız, umarım okurlar da en az bizim kadar zevk alırlar.



Darmin Hadzibegovic


Benim Katı Yüreğim

Helen Garner

çeviren Darmin Hadzibegovic

Yapı Kredi Yayınları




Helen Garner’ın öykülerinin bir araya geldiği ve çevirisini yaptığım Benim Katı Yüreğim (özgün adı Stories: The Collected Short Fiction) 2023 yılının benim açımdan en önemli kitabıydı. Garner’ın mizah duygusuyla, çevirmesi zevkli diyaloglarıyla, hayatta da öykü ve romanlarda da pek rastlamadığım, her sayfasına sinmiş dürüstlük ve sahicilik hissiyle bu kadar uzun zaman geçirince, öykülerinin bende bu yıl üstünde çalıştığım başka her şeyden daha fazla iz bırakması anlaşılır olsa gerek.


Dürüstlük hissi dediğim şeyle devam edeyim: Çocuklar İçin Bach’tan (aynı zamanda ilk çevirim olan bu küçük ve mucizevi roman benim için Garner’ın en özel kitabıdır) Türkçede en çok ilgi gören kitabı Misafir Odası’na, öykülerine, son yıllarda peş peşe yayımladığı günlüklerine ve külliyatının önemli bir parçasını oluşturan true crime-mahkeme röportajı karışımı kitaplarına kadar, okuduğum her kitabında Garner’ın beni en çok çarpan özelliği bu tarafı oldu. Garner karakterlerinin iç dünyalarını kısa bir diyalog veya küçük bir ayrıntı aracılığıyla bütün çıplaklığıyla aktarırken acımasızlıkla şefkatin tuhaf bir karışımı sayesinde yapıyor bunu. Acımasız çünkü kimseyi kayırmaya niyeti yok (ne çok iyi anlattığı, masum olabildikleri kadar yapmacık da olabilen çocukları, ne de deneyimleri Garner’ın edebiyatının temelini oluşturan, ilkeleriyle arzularını çoğu zaman uzlaştıramayan kadın kahramanlarını), ama şefkatli de çünkü kimseyi yargılamak veya gülünç hale düşürmekle ilgilenmiyor (ne kadın kahramanların hayatlarından çıktıktan sonra bile onlara musallat olmayı sürdüren ve çoğunun adı Philip olan erkek arkadaşları, ne de bir zamanlar kızlarını o Philip’lerden korumak uğruna onlara acımasızca davranmış, hakikaten biraz gülünç de olan babaları).


Ama Garner’ın kitaplarını dolduran bütün bu insani durumlardan bahsederken şunu da unutmamalı: Garner konu aldığı insani dramların çoğunlukla birtakım odalarda, birtakım eşyaların arasında yaşandığını unutmayan, yüzeyde olup bitenlere hakkını veren, derinlerde ne yattığını da çoğu zaman bu yüzeyler aracılığıyla anlatan bir yazar; zaten onun edebiyatında ev içlerinin, o evlerde de mutfakların merkezi bir rol oynadığı okuyanların dikkatini çekmiştir. Çocuklar İçin Bach’taki Athena ve Dexter çiftinin karmakarışık ve tıka basa dolu mutfağı gibi, Benim Katı Yüreğim’deki öyküler de gündelik hayat ayrıntılarıyla dopdolu. Garner’ı okumanın da çevirmenin de en güzel taraflarından biri bu ev içlerinde, ama sadece buralarda değil, otel odalarında, barlarda, uçak ve trenlerde de yakalanan ayrıntıları ve manzara parçalarını yazarın keskin gözlerinden görmekte yatıyor benim için. Bu dünyayı Türkçede yeniden yaratmaya çalışırken bana uyarı ve önerileriyle eşlik eden editörüm Dürrin Tunç’a bu vesileyle teşekkür ederim.


Çevirmen olarak söz aldığım bu yazıyı editör olarak bitireyim ve Yapı Kredi Yayınları olarak Garner’ın kitaplarını yayımlamayı sürdüreceğimizi, yazarın önemli kitaplarından This House of Grief’i 2024 yılında, Misafir Odası’nı da çevirmiş olan Roza Hakmen’in Türkçesiyle okurlarla buluşturacağımızı ekleyeyim.




Didem Bayındır



Direnişin Melankolisi

László Krasznahorkai

• 

çeviren Leyla Önal

Can Yayınları



Direnişin Melankolisi. Hiç düşünmeden, tereddütsüz, açık ara Direnişin Melankolisi.


Kışın ortasında bir taşra kasabasına gelen, tek gösterisi “dünyanın en büyük balinası”nı sergilemek olan gizemli sirkin etrafında biçimleniyor roman. Dostoyevski’ninkileri andıran çok boyutlu karakterleriyle yalnızca farklı fikir, değer ve yıpranmışlıkların değil; dehşetin, kötülüğün ve karanlığın da iç içe geçişini tasvir ediyor: Kasabayı ele geçirme planları yapan Eszter Hanım ile kitabın hassas merkezi sayılabilecek, saf ve asil ruhlu Valuska bu kasabada (aslında genel olarak dünyada) yaşamanın ve hayatta kalmanın nasıl mümkün olduğunu birbirine hemen hemen tamamen zıt iki noktadan gösteriyorlar. İnsan doğasına ve varoluşçuluğa ilişkin felsefi ve politik unsurlarla dolu bu alegoride acı çeken devasa bir balina insan uygarlığının çöküşünü gösteriyor, nihayetinde insanın nasıl yaşaması gerektiğine dair çok temel sorunun yanıtını verirken buluveriyoruz kendimizi.


Roman büyüleyici bir ritme ve atmosfere sahip: Yoğun, upuzun cümleler nehir gibi akan sahneler oluşturuyor. Kasaba kış, kasaba soğuk, kasaba gri, kasaba sis, kasaba kasvet, kasaba çöpler, kasaba çürüyen araçlar, kasaba hüzün, kasaba acı. Anlatının başındaki durağanlık giderek artan bir ivme ve müzikal coşkuyla kaosa, çürümeye, “kıyamet”e dönüşüyor. Sonunda her şey yok oluyor - acı ve tabii direniş de… Bir tek, melankoli kalıyor geriye.


“Tüm bunlardan üstün bir yapı, her şeyi ince hatlar üzerinden içine çekti, uzun bir direnişin ardından dokular, kıkırdak ve sonunda kemik bile nafile savaşın sonunda teslim olup, bir zamanların kalesinden geriye hiçbir şey kalmadığında, aslında tek bir atom bile kaybolmayacak şekilde, hepsini yeniden organik ve inorganik yaşamlara dağıttı. Her şey mevcuttu; tüm olan bitenin kaydını tutacak bir defterdar bulunmasa da, krallığın yegâne ve taklit edilemez varlığı bu noktada sonsuza dek yok oldu, düzenin kristallerini içinde saklayan kaosun devinimi, olguların arasında süregelen bayağı ve durdurulamaz hareket tarafından öğütüldü. Bir zamanların krallığı, öğütülüp kömüre, hidrojene, nitrojene ve sülfüre dönüştü, hassas dokular ayrıldı, dağıldı ve yok oldu, akıl almaz derecede uzak bir irade tarafından sindirildi; tıpkı, son sözün, bu kitabı, şimdi, burada, tam bu noktada sindirdiği gibi.”





Duygu Akın


Yüzücüler

Julie Otsuka

çeviren Duygu Akın

Domingo Yayınları




Japon asıllı Amerikalı yazar Julie Otsuka’nın bir önceki romanı Tavan Arasındaki Buda, kültürleri ve inançlarıyla, duyguları ve düşünceleriyle, varlıkları ve aslında her şeyleriyle tavan arasına sıkıştırılmış Japon göçmen kadınların tek bir ağızdan atılmış acı dolu çığlığı gibiydi. Çevirmen olarak yazarın çok sesli bir koroyu andıran kolektif anlatısıyla karşılaştığım ilk romanı buydu.


Romanın nakış gibi dokunmuş şiirsel dilini Türkçeye yine aynı şiirsellik ve akıcılıkla aktarmak çevirinin en can alıcı zorluklarından biriydi. Bundan on bir yıl sonra yazarın yeni romanı Yüzücüler yayımlanıp yayınevi bu kitabı da çevirmemi istediğinde, aklıma gelen ilk soru kolektif anlatının bu romanda da karşımıza çıkıp çıkmayacağıydı. Kitabı elime aldığımda hikâyenin keskin bir şekilde iki bölüme ayrıldığını ve ilk bölümde çok sesli anlatıyla Otsuka’nın yine büyüleyici üslubunu korurken, ikinci bölümde kişisele dönerek (hatta kendi annesiyle yaşadıklarından esinlenerek), hüzünlü bir bellek yitimi, bir demans hikâyesi anlattığını gördüm.


Otsuka romanının, çeviri açısından en titizlendiğim yönlerinden biri, özgün dilin çarpıcı sadeliğini aynı çarpıcılık ve sadelikle aktarabilmekti. Yüzücüler’de yazar bu defa havuzdaki bir çatlağın metaforuyla kanatlanıp insani kaygılar, korkular, sorgulamalar üzerinden varoluşsal sorgulamalara kadar varıyor ve bunu da çoğu zaman mizahla, ironiyle harmanlıyordu. Birinci bölümün çeviri açısından en çok üstünde durduğum yönü, bu ince ironiyi, gizli bazı göndermeleri her yönüyle yakalayıp aynı incelik ve akıcılıkla aktarabilme çalışması oldu. Kimi zaman sade bir anlatının çevirisi, karmaşık anlatının çevirisinden zor olabiliyor çünkü sadeliğin saklı bir derinliği var ve derinlere inip onu bütün halinde, olabildiğince kayıp vermeden başka bir dile aktarmak ayrı bir titizlik istiyor.


Romanın ikinci yarısında çeviri süreci açısından özellikle önemsediğim konu ise sevgi, kırgınlık, pişmanlık ve hüzünle yoğrulmuş hikâyenin, tüm bunlara rağmen duygu sömürüsüne kaçmayan bir üslupla anlatılışını, aynı duruşu koruyarak Türkçeye aktarmaktı. Bunun için de hem sadeliği hem de dilin birçok aracına başvuran üslubu koruyarak, duygusal anlatımı sadakatle aktarmaya çalıştım.


Genel olarak baktığımda Otsuka, diline, üslubuna kolayca uyum sağlayabildiğim, yabancılık veya büyük bir zorluk çekmeden, yanı başımdaymış ve kulağıma fısıldıyormuş gibi çevirisini yapabildiğim, çok sevdiğim bir yazar oldu.


  • Bu yazı ilkin 02.06.2023 tarihinde Yekta Kopan’ın Gazete Oksijen’deki köşesinde yayınlanmıştır.




Ebru Arun


Radyo Popov

Anja Portin

çeviren Özge Bauer

Mundi Çocuk



2023 yılında Mundi Çocuk ekibi olarak birbirinden güzel kitapları yayına hazırladık. Bizi en çok heyecanlandıran kitaplardan biri Finlandiyalı yazar Anja Portin’in 2020 yılında yayımlanan Radyo Popov’u oldu. 8 yaş ve üzeri okurlara hitap eden bu macera dolu kitap, Finlandiya’nın en prestijli çocuk ve genç edebiyat ödülü Junior Finlandia Award’a layık görüldü.


Hikâye, 9 yaşındaki Alfred’in, kendisi gibi Unutulmuş Çocuklara yardım eden gizemli kadın Amanda ile tanışmasıyla başlıyor. Amanda’nın evinde bulduğu, Rus fizikçi Alexander Popov’un tasarladığı eski bir radyo vericisiyle ihmal edilmiş çocuklara yönelik gizli bir radyo programı başlatıyor ve hayatı tamamen değişiyor. Annesinin ortadan kaybolması, babasının ise iş seyahatlerinden dönmek bilmemesi Alfred’i yalnız hissettiriyor ve aslında Alfred, bu radyo programı sayesinde kendi gibi yalnız birçok çocuğu tek çatı altında toplayarak hepsinin hayatına dokunuyor.


Kitabın biz editörleri bu kadar heyecanlandırmasının en büyük nedeni, Roald Dahl, Astrid Lindgren gibi yazarların kitaplarındaki atmosferi andıran, klasik çocuk edebiyatında yerini alacak zaman ötesi bir potansiyele sahip olması. Hatta sadece çocuklara değil, her yaştan okura hitap edebilecek nitelikte olduğunu düşünüyoruz. Özgün kurgusu ve güçlü dilinin yanı sıra, ana karakter Alfred’in çocukların kolaylıkla bağ kurabileceği iç dünyasına sahip olması romanın öne çıkan en önemli özelliklerinden biri bize göre. Alfred’in kendisi gibi yalnız hisseden, ihmal edilmiş ve içinde derin bir özlem duygusu taşıyan başka çocuklar için bir radyo programı başlatması, yaratıcı düşünce ve cesaretin bir göstergesi olmakla kalmıyor, aynı zamanda dostluğun ve birliğin dönüştürücü gücüne dair güçlü mesajlar da veriyor. Kitabı bir hikâye olmaktan öteye taşıyan bu derin duygusal bağlar ve mesajlar, Portin’in mizahi tonuyla birleşince ortaya unutulmaz bir okuma deneyimi çıkıyor.


Daha şimdiden gönüllerimize taht kuran Radyo Popov, Özge Bauer’in Fince aslından çevirisiyle raflarda okurlarını bekliyor. Mundi Çocuk ekibi olarak, okurlarımızın bu deneyimden en az bizim kadar keyif almalarını diliyoruz!




Ecem Özensoy


Kayıp Aklın Peşinde: bir Yaranın Öyküsü

Aleksandr Luriya

çeviren Sabri Gürses

Say Yayınları



Aleksandr Luriya ile bir kitapta tanıştım. Çocukluğumdan beri insan beyni ve aklın işleyişine, insanı insan yapan ve kişiliğin derinliklerinde yatan etkenlere duyduğum ilgi ve merak; ve biraz da gizemli ve tuhaf olayların peşinden gitme dürtüm sayesinde.


Oliver Sacks Karısını Şapka Sanan Adam’daki her bir vaka öyküsünde Luriya’nın eserlerinden ve nöropsikoloji alanına kattığı değerlerden öyle bahseder ki, Sacks üzerinde bıraktığı etkiyi fark etmemek mümkün değildir. Esasında Luriya, Sovyet döneminde beynin yapısı ve işleyişi, çocuk gelişimi, dil, hafıza ve beyin lezyonları ile bunların etkileri hakkında yaptığı çalışmalarıyla modern nöropsikolojinin kurucusu olarak bilinir. Tüm bunlar klasik bilim yöntemleri takip edilerek nörolojide yeni tedavi olanaklarının kapısını açan gelişmeler doğurmuştu. Ne var ki Luriya’nın kendisinde farklı olan, onu sadece kendi çağında değil zamansız bir noktada özgün kılan başka bir şey vardı. İnsan hayatı incelenmeliydi. Luriya bunu “romantik bilim” olarak tanımladı ve beynin ve aklın işlevlerini yalnızca biyolojik kökenle değil aynı zamanda insanın içinde bulunduğu koşullarla da ilişkilendirmişti. Hastalarının iç dünyaları, hayalgüçleri ve kişiliklerinin niteliksel incelemeleriyle, bilim ve hayatı bir araya getiren yeni bir edebi tür doğdu.


2023 yılında Sabri Gürses’in Rusça aslından Türkçeye kazandırdığı Kayıp Aklın Peşinde İkinci Dünya Savaşı esnasında kafatasına giren şarapnelin bir adamın hayatını nasıl paramparça ettiğini ve hafızasını (ve benliğini) geri kazanmak için verdiği inanılmaz mücadeleyi anlatır. Sacks’ın “nörolojik roman” olarak nitelendirdiği bu kitabın kahramanı Lev Zasetski belki de hayat hikâyelerini okuduğum insanlar arasında en azimli olanlardan. Çünkü bir insan düşünün ki neredeyse çeyrek asır boyunca kim olduğunu hatırlamaya çalışıyor. Bedeninin sağ tarafını kullanamıyor, hatta sağ taraf nerede onu da bilmiyor, onu hayal bile edemiyor. Ellerinin vücudunun hangi bölgesinde olduğunu ayırt edemiyor. Makine enstitüsünde başarılı bir öğrenciyken, cephede aldığı yaradan sonra tüm yaşamı konuşmak için doğru kelimeleri bulmaya çalışmakla, çok basit işlemleri yapabilmek için saatlerce düşünmekle, “düşünmek için çabalamakla” geçiyor.


Zasetski’nin mücadelesinde beni derinden sarsan 23 yaşında beyninden hasar alan bir insanın 20 yıl boyunca kendisine ne olduğunu yazarak anlamaya çalışması oldu. Çoğu zaman cümleyi bitiremeden ne yazacağını çoktan unutmuş oluyor. Her gün yaşadığı şeyin aslında korkunç bir rüyadan ibaret olduğunu, eski sağlıklı günlerine geri döneceğini umut ediyor. Her bir parçasını birleştirmek için savaştığı parçalanmış bir dünyanın içinde umut ediyor.


Kitabın İngilizce çevirisini okuduğumda bu kadar özgün bir yaşamöyküsünü herkesin bilmesini istemek gibi çocuksu bir heyecana kapıldım. Şimdi kitabın yayımlanmasının üzerinden kısa bir süre geçmesine rağmen okurlardan aldığımız geri dönüşler o kadar memnun edici ki insana yaratıcılığının özündeki o çocuksu hayalgücünün peşinden gitmenin önemini hatırlatıyor. Her geçen gün biraz daha yıkıcı olan bu dünyadaki umudu da.





Eda Okuyucu


‘Normal’in Tarihi: 200 Yıldır Aradığımız Normal İnsanlar (ve Neden Var Olmadıkları Üzerine)

Sarah Chaney

çeviren Dilek Kadıoğlu

İrene Kitap



Sadece 2023’te değil, sanırım şimdiye kadar editörlüğünü yaptığım en etkileyici, en aydınlatıcı kitaplardan biri ‘Normal’in Tarihi. İlk bakışta, bugünlerde hemen her kitapçıda görebileceğimiz ve “şunun kısa tarihi, bunun eğlenceli tarihi” diye isimlendirilen, standart bir kültürel tarih anlatısı gibi duruyor. Teknik olarak bu çok da yanlış değil; evet, bu bir kültürel tarih anlatısı. Diğerlerinden ayrıldığı nokta ise, tarihçi Sarah Chaney’nin harika bir iş çıkararak aslında toplumsal eleştiri yönü ağır basan bir feminizm tarihi kaleme almış olması.


Bugünün en önemli meselelerinden biri normal olmak. İdeal kadın bedeninin nasıl olması gerektiğinden tutun da zekâya ve akıl sağlığına kadar istisnasız her şeyin, herkesin bir standardı var. Bizler de içinde yaşadığımız toplumların belirlediği bu normlara, standartlara –bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde– uymaya çalışarak yaşıyoruz. Öyle ki artık herkesten farklı olmaktan korkuyor; fiziksel, zihinsel veya herhangi bir farklılığımızı çirkinlik zannedebiliyoruz. Chaney işte bu çarpık standartların birçoğunun aslında “toplumların” değil de “sömürgeci Batılı beyaz erkeğin normali”ni yansıttığını savunuyor.


Mesela artık yaygın olarak bilindiği üzere, ilaç dozlarının belirlenmesinde sadece ve sadece erkek deneklerin kullanılması, 1990’lara kadar devam eden bir uygulamaydı çünkü erkeklerin hormonları kadınlarınki gibi değişken değildi, bu da biliminsanlarının işine geliyordu; kadınların hassas, dengesiz doğalarıyla uğraşmak zorunda kalmıyorlardı. Veya aynı sömürgeci Batılı beyaz erkek, Afrika’da kolonileştirdiği toprakların gerçek sahiplerini “cüce pigmeler ve vahşi yamyamlar” olarak nitelendiriyor ve bu yüzden bu insanların Batılılardan aşağı olduklarına inanıyordu. İşte bu ırkçı, homofobik, feminist karşıtı, üstüne üstlük son derece kökleşmiş normal fikrini yıkmayı bırakın, sorgulamaya başlamak bile, her şey başladıktan ancak iki yüz yıl kadar sonra mümkün oldu.


Bana kalırsa kitabın bu kadar etkileyici olmasının bir sebebi, bu çok geç kalınmış farkındalığın ne kadar önemli olduğunu vurgulaması. Bütün dünya düzeni bir grup ayrıcalıklı erkeğin isteklerine göre yeniden kurulurken, kadınlar, eşcinseller ve bu gruba dahil olamayacak kadar avantajsız erkekler için dünya yaşaması zor, devamlı mücadele etmeyi gerektiren bir yere dönüştü. Bütün bu süreci tersine çevirmek, dünyayı bu saçma kültürel kodlardan kurtarmak belki artık mümkün değil; fakat kimsenin kendini ötekileştirilmiş hissetmesini istemeyenlerimiz çabalamaya devam etmek zorunda.


Chaney’nin dediği gibi, “Normal olmak konusunda endişelenmek normal olabilir. Ama bu durum bizi normali sorgulamaktan alıkoymamalı.”


Son olarak, ‘Normal’in Tarihi harika bir kitap, Chaney de tarihe sıradışı bir bakış açısı sunan yenilikçi bir yazar. Ancak metin üstünde titizlikle çalışan, en ufak noktayı bile atlamayan sevgili çevirmenimiz Dilek Kadıoğlu da Chaney’nin Türkçedeki sesi olduğu için büyük bir teşekkürü hak ediyor.




Elvan Özkaya


Orwell’in Burnu: George Orwell’in Patolojik Biyografisi

John Sutherland

çeviren Kadir Yiğit Us

Siyah Kitap



2023 yılında Siyah Kitap olarak yayıma hazırladığımız kitaplar arasında beni en çok heyecanlandıran kitap İngiliz bir edebiyat araştırmacısı olan akademisyen John Sutherland’in Orwell’in Burnu: George Orwell’in Patolojik Biyografisi oldu. Çevirisini Kadir Yiğit Us’un, editörlüğünü Çiğdem Uğurlu’nun yaptığı bu ilginç kitap George Orwell üzerinden aynı anda pek çok meseleyi de gündeme getiriyor. Yazarın koku merakı ve koku anlatılarının eserlerine katkısıyla birlikte, edebiyattaki koku kavramını pek çok başka yazara da (Norman Mailer, Henry Miller, Jonathan Swift, John Milton, James Joyce, Marcel Proust vb.) değinerek ele alan ilk bölümde, Orwell’in meşhur “koku testi”yle siyasetteki kötü kokuları nasıl tespit ettiği, savaşta burnuyla hissettikleri, koku ve sınıf ilişkisi ve tabii duyuların gücü üzerine epey düşünüyorsunuz.


İkinci bölümde Orwell’in kapsamlı bir biyografisine yer veren ve kusurlarıyla, pişmanlıklarıyla bize gerçek bir insanı anlatan Sutherland, ilk gençlik yıllarından yazarlık serüvenine, savaş alanlarından zor zamanlara Orwell’i adeta gölge gibi takip ediyor; siyasi görüşlerinin oluşma süreçleri, kadınlarla, ailesiyle ilişkileri ve eserlerinin nasıl ortaya çıktığı konusunda çok aydınlatıcı bilgiler sunuyor. Orwell’ın hayatla ve bedeniyle marazi bir ilişkisi olduğunu savunan Sutherland, ölümünün bir tür intihar gibi olduğunu, hayatına aslında “uzun sürmüş bir Rus ruleti” denebileceğini; zayıf ciğerlerini zorlayarak sonunda vereme yakalanan Orwell’in bedenine hiç değer vermediğini, çok fazla çalışarak, aşırı sigara tüketerek, yetersiz tedavi ve zorlama maceralarla kendini bilerek ölüme sürüklediğini düşünüyor.


Kitabın son bölümünde ise Orwell’in eserlerinden örneklerle meşhur burnunu hikâyelerinde nasıl kullandığını anlatan Sutherland ilk olarak Orwell’in sigarayla ilişkisine, sigara kokulu eserlerine değiniyor, daha sonra Papazın Kızı ve Wigan İskelesi Yolu’ndaki koku anlatılarından örnekler sunuyor. Kitabı okurken kokunun bir yazarın yaşamını, ilişkilerini, eserlerini ve siyasi görüşlerini nasıl şekillendirdiğini, geçmişi nasıl zenginleştirdiğini ve hafızayla ilişkisini de görmüş oluyorsunuz.





Emirhan Burak Aydın


Aşçı

Harry Kressing

çeviren Emirhan Burak Aydın

Holden Kitap'tan çıkacak



Yılın kitabı soruşturması için ben de bu yıl içinde İngilizceden Türkçeye çevirisini üstlendiğim ama henüz yayımlanmayan bir kitabı anlatmak istedim. Romanımız Harry Kressing'den The Cook (Aşçı). Önümüzdeki yıl Holden Kitap'tan çıkacak.


John Fowles'un "Aşçı'ya bayıldım çünkü Şeytan'ı epey severim. Başarısı hasebiyle Sayın Kressing'i tebrik ederim" diye tanımladığı roman, yazarın yayımlanan iki kitabından birisi. Epey münzevi bir hayat tercih eden Harry Kressing, yani gerçek adıyla Harry Adam Ruber, hakkında çok bilinmeyen, gizemli bir yazar. Avukatlık da yapan Kressing, aynı zamanda ABD Hava Kuvvetleri'nde görev almış.


Romanın konusu da şöyle: Uzun boylu, bir deri bir kemik bir aşçı olan Conrad, Cobb isimli bir kasabaya gelir. Buraya iki büyük aile hükmediyordur. Conrad bu ailelerden birinin yanında aşçılık yapmaya başlar ve sunduğu yemeklerle herkesin aklını başından alır. Seçici, disiplinli, kültürlü ve istediğini elde etmek için hem nazik konuşmayı hem diş göstermeyi bilen Conrad'ın neredeyse doğaüstü sayılabilecek bir oburluğu da var. Kiminle karşı karşıya gelse onu ekarte edebileceği bir zaaf buluyor, bunu da adaletin kantarına uygun hale getirmeyi başarıyor. Ne derse mantıklı gelebiliyor insana. Hiçbir hataya müsahaması yok ama asla soğukkanlılığını da kaybetmiyor. Bir çalışan olmasına rağmen işverenini küçük, sınıf bakımından kendisinden aşağı hissettirmeye mahir bir manipülatör. Böylesi bir aşçının bütün kasabaya sirayet edişinin hikâyesi epey ürpertici ama aynı zamanda komik ve pek çok farklı okumaya kapı açan bir yapıya da sahip. Kimisi sözkonusu Aşçı'yı liberalizmin bir simgesi diye görebilir, kimisi kendisinde elitizmin bir eleştirisini bulabilir, hatta Fowles gibi onu Şeytan'ın ta kendisi de sayabiliriz.


Romanın en büyük gücü de biraz burada saklı, Kressing okurun elinden tutmuyor, niyetini iyi çalışan, ilginç bir olay örgüsüne ve yalın ama özenli bir dilin altına saklıyor. Bir yandan parmaklarınızı yiyeceğiniz bir yemek sunarken, öte yandan dehşetli anlar yaşatmayı biliyor.





Erdem Erinç

Mektupların Romanı

Mihail Şişkin

çeviren Erdem Erinç

Jaguar Yayınları


Bu yıl içinde tamamlayıp yayınevlerine teslim ettiğim, yayınlanmasını iple çektiğim çeviriler olmasına rağmen beni en çok heyecanlandıran “şahsi yayın hadisem”, çeviriyi apayrı bir yaratı süreci olarak algılamamı sağlayan Mektupların Romanı’nın bu yıl ikinci baskısını yapmasıydı.


Çocukluğumda izlediğim her filmi ablamın da izlediğinde benim hissettiğim heyecanı duyması için ona da türlü duygu sömürüsüyle izletirdim. O filmi izlerken ben de gözucuyla onu izlerdim. Üniversitede Uyarlama Sineması derslerine girmeye ilk başladığım zamandan beri Rus edebiyatı uyarlamalarını izleyen öğrencilerin gözlerine aynı heyecanla bakıyorum. Mihail Şişkin’in bu romanı benim için izlettikçe keyif duyduğum o filmlere benziyor. Sosyal medyada ya da Goodreads yorumlarında bu romanın başka okurların dünyasını mütevazı ölçülerde de olsa renklendirdiğini gördükçe karnımda kelebekler uçuşuyor. Dolayısıyla Mektupların Romanı’nın ikinci baskı yapması belki yayın dünyası için küçücük ama benim çevirmenlik tecrübem ve paylaştıkça zaptedemediğim mutluluğum açısından büyük bir adım.


Bazı sanatçıların eserlerinden belli parçaları koparıp aldığınızda bu alıntı dizeler, cümleler, paragraflar, fragmanlar kılınızı kıpırdatmazlar, bu parçaların alındığı eserlerin bütünüyse “belkemiğinizi titretebilirler”, günümüz Rus şiirinin önemli isimlerinden Faina Grimberg böyle sanatçılardan benim gözümde. Diğer taraftan orada burada gördüğünüz dizeleriyle nefesinizi kesen bir başka şair Aleksandr Blok birbiri ardına üç tane şiirini okutmayabilir size, en azından benim için öyle. Mihail Şişkin Mektupların Romanı’nda ikisini birlikte yapmayı başarıyor.


Saşenka ve Vovka’nın mektuplaşmalarıyla örülen kurgu yerinden çıkarılan zamana rağmen sağlam kerterizlerinden zerre şaşmıyor. Gerek ölümler, gerekse ölümlerin güve yeniği gibi delikler açtığı hayatlarla pitoresk bir yapıya bürünüyor. Olay örgüsünü iki kahramanın mektuplarına havale eden bu anlatı bir türlü kestiremediğiniz zamanın yarattığı sarhoşlukla zihninizden akıp gidenleri yavaşlatıp sizle birlikte koskoca bir dünya kuruyor. Sırrı belki de her paragrafının önce ve sonrasından gelenlerin elinden sıkıca tutarken aynı anda eserden bağımsız yol alacak enerjiye sahip olmasında. Kanıtı romanın rastgele açacağınız her sayfasında, birini (Saşenka’nın günlerce komadan çıkamayan küçük Sonya’ya yazdığı mektup) Jaguar Kitap’ın ilk baskıdan sonra hazırladığı videoda da görmek mümkün. Buradan ulaşabilirsiniz.




Eren Yücesan Cendey

Deniz Kadar Derin, Gökyüzü Kadar Hafif

Gianluca Gotto

çeviren Eren Yücesan Cendey

Pan Kitap'tan çıkacak


2023 yılında beni çok heyecanlandıran bir kitap okudum. Kitabı bu kez bana bir yayınevi sunmadı. Kendi keyfim için okuduğum İtalyanca kitaplardan birine vuruldum. Altını çizdiğim satırlar çizmediğim satırları aşıyor, sabahları onu okuma heyecanıyla uyanıyordum. Ve kitabı bitirdiğimde, bir kez daha “Bunu herkes okumalı” duygusuna kapıldım.


Bu heyecanı 2005 yılında Atlıkarıncada Bir Tur Daha adlı kitapta da yaşamış ve 600 sayfalık kitabı yayın hakkını almadan ve yayınevi bulmadan çevirmiştim. O muhteşem eser Pan Kitap etiketiyle okurlarla buluşmuştu. Bunca yıl sonra okurların kulaktan kulağa yayılan övgüleriyle hâlâ çok sevilerek okunuyor olması mesleğime minnetimi artırıyor.


Gianluca Gotto çok genç bir yazar. Tayland’da yakalandığı Dang Humması sonrasında yüzleşmek zorunda kaldığı sorunlarla boğuşurken bir tapınağın önünü huzurla süpüren genç keşiş ona yeni bir yolun kapısını açıyor. Deniz Kadar Derin, Gökyüzü kadar Hafif adlı bu kitap onun Budizm ile tanışmasının, onu hayatına katmasının hikâyesi. Gündelik yaşantım dahilinde beni öylesine etkiledi ve değiştirdi ki okuduğum bazı satırları sürekli arkadaşlarıma alıntıladım. Ve elbette bu kitap da çevrilmeli, okunmalı, yıllar boyunca yeni kuşaklara yeni ufuklar açmalı heyecanına kapıldım. Yine Pan Kitap bana olanak sağladı ve bu hayalim gerçek oldu. Bu arada sosyal medya aracılığıyla iletişim kurduğum yazar da çok heyecanlı. Şu anda Bali’de yaşıyor ve kitabının Türkçeye çevrilmiş olması onu çok sevindiriyor.


Çeviriyi teslim ettikten sonra heyecanıma ortak olacağını bildiğim için editörümle çok titiz bir çalışma yaptık. 2023 yılının en büyük mutluluğu bu yapıta aracılık etmiş olmamdı ve eminim 2024 yılının en büyük mutluluğu da sizlerin yorumlarıyla buluşmak olacaktır.

Yeni yılla birlikte Deniz Kadar Derin, Gökyüzü Kadar Hafif sizlerle olacak.





Erkal Ünal


Virgül, Yazıları

Orhan Koçak

Everest Yayınları



“Boş ve homojen” zaman duygusu kendi hayatımda da giderek ağırlık kazandığı için bir yıl sonu değerlendirmesi yapmak, o yıl yayıma hazırlamaktan en çok keyif aldığım kitap sorusuna yanıt vermek pek kolay olmuyor, giderek zorlaşıyor açıkçası. Ama şöyle bir durup adına yıl denen o zaman diliminde nelerin geçip gittiğini anımsamaya çalışmanın belki insanın kendisi açısından da bir parça kurtarıcı bir yanı vardır. O yüzden yine de yazmaya çalışayım.


Geçen sene Atlas Publishing Lab’in aynı konulu soruşturmasına, çevirisini yaptığım bir kitapla yanıt vermiştim. Bu sene de editör sıfatıyla, yayıma hazırladığım bir kitaptan, daha doğrusu onu yayıma hazırlamanın bana hissettirdiklerinden bahsederek yanıt vereyim: Orhan Koçak’ın Virgül Yazıları’ndan. Hani ne yazsa okurum dediğimiz yazarlar vardır ya, Koçak da benim için hep o değerde bir yazar oldu. Virgül ise üniversite öğrenciliğimde her ay başı gazete bayilerinde heyecanla aradığım, bugün eksikliğinden sıkça dem vurulan nitelikli kitap eleştirisini cisimleştiren nadide dergilerden biriydi. Koçak’ın çeşitli mecralarda yayımlanıp kitaplaşmamış yazılarını bir kitapta toplama fikri kafamda epeyden beri, belki altı-yedi seneden beri dolanıyordu ve bu fikri nihayet Alfa Yayın Grubu’nda, Everest Yayınları çatısı altında çalışırken kuvveden fiile çıkarma imkânı buldum.


Bu işin bana kıvanç veren tarafı bir eleştirmen-denemeci olarak Koçak’ın izlediği yazı yolunun önemli bir dönemecinin daha iyi görülebilmesine katkıda bulunmak ve bu vesileyle Virgül dergisine uzaktan, galiba epey uzaklardan bir selam yollamaktı. Ama işin kişisel yanı da var: Editörlük işi çoğu zaman, büyük ölçüde, yalnız yapılan bir iş. Bu kitabın sağladığı fırsatla, genellikle meşgul olduğum çeviri editörlüğünden uzaklaşıp kısa süreliğine de olsa kütüphanede yeniden bir nevi ufak bir kamp kurmak, kitapta yer alacak metinleri derleyip toplarken başka metinlere (yeniden) rastlamak ve bu sayede, öğrencilik dönemimdeki, dünyayı değiştirme ihtimali ve daha önemlisi, arzusunu etrafımda daha güçlü hissettiğim o günlerdeki heyecanı hafifçe de olsa yeniden hissetmek, kitabın çatısını tasavvur ederken başkalarından fikirler almak, kitabın yayımlanışının ardından Koçak’la yapılan halka açık bir söyleşide insanların arasına karışmak, bana kitapların “dünya”yla ilişkisi olabileceğini yeniden duyumsattı. Ne kadar çok “yeniden” (ve “hissetmek”) demişim bu paragrafta. İkisini ya da bari birini sil diyen bir iç editör sesimi yine de susturayım, –site editörleri de uygun görürse– böyle kalsın.




Erol Aydın

Sicim Teorisi: Tenis Üzerine

David Foster Wallace

çevirenler Cem Pekdoğru, İnan Özdemir

Siren Yayınları



Bu sene yayımladığımız kitaplar arasında benim için en özel olanı, David Foster Wallace’ın tenis üzerine makalelerini bir araya getiren Sicim Teorisi’ydi. Cem Pekdoğru ve İnan Özdemir çevirisiyle yayımlanan bu kitabın pek çok ilginç yönü var, ama bana göre en kıymetli yanı, Wallace’ın zaman zaman adeta bir labirent gibi inşa ettiği makalelerinin tenise ya da yazarın tenisle ilişkisine dair getirdiği açılımlardan ziyade spor ve sporcular üzerinden insan olmaya dair daha derin, daha geniş, daha çarpıcı birtakım hakikatleri irdelemesi.


Bu kitapta tenis, kuvvetli rüzgârlar ya da aşırı sıcaklardan meraklı seyircilere, planları altüst eden sakatlıklardan beklenmedik zaferlere varana değin pek çok etmen kişinin potansiyelini sınamasına olanak tanıyan bir zemin olarak karşımıza çıkıyor. Kimileri bu zeminde olağanüstü becerileri ve tabii şansın da yardımıyla birer tanrıya, kimileriyse tanrıların önünde eğilen hayranlara ya da daha azına dönüşüyor ama her birinin yolu, yalnızlık, sevinç, hırs, yaralanabilirlik, inanç ve inanç yitimi gibi insani duygu ve durumlarda kesişiyor. Sicim Teorisi, kendisi de bir dönem bu sporla uğraşmış Wallace’ın en doğrudan, en samimi kitabı bence – burada sorguladığı mesele, insanın sınırlarına dair sorduğu soru, onun yazınının temelini oluşturuyor.



Figen Kıyak


Haklarına Sahip Çık: Gençler İçin Bir Rehber

Uluslararası Af Örgütü

Angelina Jolie

Geraldine Van Bueren

çeviren Figen Kıyak

Tudem Yayınları



Bu yıl yayıma hazırladığım birbirinden güzel ve değerli eserler arasından çevirmeni olmaktan gurur duyduğum Haklarına Sahip Çık: Gençler İçin Bir Rehber adlı kitaptan bahsetmek istiyorum sizlere. Angelina Jolie ve Uluslararası Af Örgütü işbirliğiyle hazırlanan bu kitap geçtiğimiz aylarda TUDEM tarafından yayımlanarak raflarda yerini aldı.


Angelina Jolie’nin önsözüyle başlayan kitap, 1989 tarihli Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi detaylarını gerçek hayat hikâyeleriyle harmanlayarak gençlerin anlayabileceği yalın bir dilde aktarıyor.


Kitap, çocuk haklarının niteliklerinden “Çocuk Kimdir?” sorusunun cevabına, Sözleşme’de yer alan maddelerin detaylarından haklarınızı korumak için neler yapmanız gerektiğine kadar kapsamlı bir içerik sunuyor. Hukuka yön vermeniz, harekete geçmeniz ve hakkınız olanı istemeniz için gerekli araçların neler olduğunu, önceliğinizin her zaman kendi kişisel güvenliğiniz olması gerektiğine vurgu yaparak anlatıyor.


Çocuk haklarını ana temalar halinde gruplandırarak sunan bu kitap, her bir başlığı detaylandırdıktan sonra dünyadaki güncel durumu da yansıtıyor ve her biri için gerçek bir hak mücadelesi öyküsüne de yer veriyor. Greta Thunberg’i çoğunuz biliyor olabilirsiniz. Peki ya ölümünden sonra Uluslararası Çocuk Barış Ödülü’ne layık görülen Nkosi Johnson, borç kölesi haline gelen ve on iki yaşında trajik bir şekilde öldürülen Iqbal Masih, Af Örgütü’nün Haklar İçin Yaz kampanyası sayesinde parmaklıklar ardından kurtulan Moses Akatubga ve daha niceleri…..


Peki bu kitap sadece çocuklara ve gençlere mi yönelik? Elbette hayır! Haklarına Sahip Çık tüm ebeveynlerin ve eğitmenlerin başucu kitabı olması gereken nitelikte eşi benzeri bulunmaz bir eser…


Bu kitap ayrıca, ülkemizdeki çoğu insanın sahip olduğu haklardan bihaber olduğu düşünüldüğünde, iyi bir dünyanın inşasında rol oynayacak gençlere bir rehber olmanın yanı sıra, bu bakımdan eksikliklerimizi tamamlamamız için de mükemmel bir fırsat sunuyor.

Uluslararası Af Örgütü’nün mottosu ile yazıyı sonlandırmak gerekirse:

“Karanlığı lanetlemektense, bir mum yakın.”

Haklarınızı öğrenin ve talep edin…




Filiz Karaküçük


Greyhound for Breakfast (Kahvaltıda Tazı)

James Kelman

çeviren Filiz Karaküçük

Yayıncısını arıyor



Belki de başka bir kitaptan söz etmeliydim. Okurların yıllardır aynı “sıkıntılı” çeviriden okumak zorunda kaldığı ve bu yıl yayına hazırlarken bana –epey alçakgönüllü bir biçimde de olsa– editörlüğün fena bir uğraş olmadığını yeniden hissettiren o modern klasikten…


Ama sonra, geçtiğimiz yıl elimdeki işlerden bunaldığımda soluklanmak için her gün birkaç paragraf çevirmeyi âdet edindiğim başka bir kitaptan söz etmeye karar verdim. Çünkü 2023’te üzerinde çalıştığım kitaplar içinde beni en çok heyecanlandıran o oldu. Başka bir sebebim daha var gerçi: Kitapla ilgilenebileceklerini düşünerek irtibata geçtiğim yayınevlerinin, çeviriden hiç değilse birkaç sayfa göndermemi isteyecek kadar bile merakını cezbedememiş olmak. Yani bahsedeceğim kitap henüz yayımlanmadı ve yakınlarda yayımlanacağının garantisini de veremiyorum. Yayıncıların çekincelerini bir ölçüde anlıyor olmama rağmen, 1970’lerden bu yana öykü, roman ve denemeler yazan İskoç yazar James Kelman’ın kitaplarının –Chomsky’le birlikte kaleme aldıkları Fikirler Neden Önemlidir? hariç– niçin henüz Türkçeleştirilmediğini anlamak güç.


Çağdaş İskoç edebiyatının önde gelen yazarlarından olması bir yana, Kelman’ın –yayıncıların pek seveceği türden– prestijli ödüller aldığını da hesaba katınca (1989 James Tait Black Memorial ödülü, 1994 Booker ödülü vb.), elli yılı bulan edebi üretiminin burada da merak uyandırmasını bekliyor insan. Hele sonraki kuşaktan bir yurttaşının, Stuart Douglas’ın –2020 çıkışlı ve zaman zaman Kelman’ınkilerle karşılaştırılan– ilk kitabı Shuggie Bain Türkçeye çevrilmişken. Douglas’ın, kendisini yazmak, daha doğrusu “İskoçça” yazmak için ne derece teşvik etmiş olduğunu vurgulayıp durduğu Kelman’ın kitapları da aynı zamanlarda çevrilmiş ve yayımlanmış olsaydı hiç fena olmazdı diye düşünüyorum.


Ama sanırım bu noktada artık elimdeki kitabın ismini anmam gerekiyor. Çevirisini tamamlamak üzere olduğum kitap, Kelman’ın 1987’de yayımlanan Greyhound for Breakfast (Kahvaltıda Tazı) isimli öykü kitabı. Kelman’ın kitaplarında çoğu zaman olduğu gibi, buradaki öykülerinde de işsizlik maaşıyla güç bela geçinen, oradan oraya savrulup duran ve bir süre sonra kaçınılmaz olarak birbirini çağrıştırmaya başlayan, uyumsuz, ağzı bozuk, “bir baltaya sap olamamış”, (İskoç) işçi sınıfından insanlar (çoğunlukla erkekler) kol geziyor. Ama Kelman’ın standart İngilizcenin epey uzağındaki Glasgow lehçesiyle konuşan işsiz güçsüz karakterlerini küresel ekonominin hızla serpildiği yılların İskoçya’sı bağlamında yeniden düşündüğünüzde, geleneksel anlatıların konforunu sunmayı reddeden bu öyküler başka bir derinlik kazanıyor. Her şekilde emperyal/kolonyal otoritenin dayattığı kültürel değerlere karşı çıkan siyasi aktivizmiyle, kültürel küreselleşmenin karşısında yereli savunuşuyla, edebi üretiminin ilk dönemlerinden bu yana, dili temelde bir mücadele alanı olarak ele alan, resmi söylemin kapsam dışı bıraktığı sesleri temsil eden ve zaman zaman ihtilafa da yol açan kurmacalarıyla (Booker ödüllü romanına “edebi vandallık” yakıştırması bile yapılmıştı!) James Kelman günümüz edebiyatının göz ardı edilmemesi gereken yazar ve düşünürlerinden.


Kendi payıma, uzunlu kısalı bir dizi öyküyü bir araya getiren Kahvaltıda Tazı’nın, Kelman’ın dünyasıyla ve olağanüstü biçimde sıradan karakterleriyle tanışmak için iyi bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Yakın gelecekte Türkiye’deki yayıncısına ve okurlarına kavuşması dileğiyle…



Gamze Varım


Kardeşler

Brigitte Reimann

çeviren İlknur İgan

İş Kültür Yayınları



2023 yılında yayıma hazırladığım kitaplar arasında beni en çok etkileyen Brigitte Reimann’ın Kardeşler adlı romanı oldu. Doğu Alman edebiyatının önemli yazarlarından Reimann’ın uzun zaman dikkatlerden kaçmış bu romanında, iki Almanya’nın trajedisi daha önce hiç karşılaşmadığım ölçüde “içeriden” anlatılıyor. Doğu Almanya’daki gündelik hayata ilişkin romandan öğrendiklerim artık var olmayan bu ülkeyle ilgili merakımı daha da tetikleyip beni araştırmaya ve ilave okumalara yöneltti.


Sevgili İlknur İgan’ın özenli çevirisiyle yayımladığımız Kardeşler, Batı ve Doğu Almanya arasındaki sınırın kapanmasından üç yıl sonra, 1963’te yayımlanmış. Sosyalist gerçekçiliğin ustası olarak kabul edilen Reimann, ana karakteri Elisabeth’in temsil ettiği kendi kuşağının ruh halini, gerilim ve iç çatışmalarını son derece gerçekçi bir dille aktarıyor. Roman Batı ve Doğu Almanya arasındaki sınırın kapandığı bir dönemde, genç kuşağın sosyalizmin ideallerine dayanan parlak bir gelecek inşa edebileceğine inanan genç ressam Elisabeth’in hikâyesini anlatıyor. Özlemler ve ideoloji arasındaki çatışmanın yarattığı gerilim, Elisabeth ile çok sevdiği, ancak Batı Almanya’ya geçmeye karar veren ve kendince haklı sebepleri olan ağabeyi Uli’yle ilişkisinin merkezine oturuyor. Elisabeth Uli’yi gitmemesi için ikna etmeye çabalarken sürüp giden tartışmaları sırasında bu burjuva ailenin geçmişini de öğreniyoruz. Bu da ülkedeki toplumsal tabakalaşma hakkında epey fikir veriyor.


Reimann Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde “dile getirilmeyip bastırılmış bütün mesele ve hassasiyetleri” ele aldığı otobiyografik yapıtlarıyla ünlü. Ülkesini sevmesine ve inanmış bir sosyalist olmasına rağmen sistemdeki yozlaşma emarelerini ve yurttaşları Batı’ya geçmeye iten sorunları görmezden gelmiyor. Alman Demokratik Cumhuriyet’indeki siyasi iklimi, Almanya’nın bölünmesinin aileleri de parçaladığı, kardeşlerin ideolojik anlaşmazlıklar yüzünden fiziksel bir sınırla ayrı düştüğü o çalkantılı dönemi, daha önce hiçbir Doğu Alman yazarda görmediğimiz bir netlikte ortaya koyarken sözünü sakınmıyor. Bilhassa siyasetçiler arasındaki yozlaşmanın karakterleri gibi ona da büyük acı verdiği ortada.


Reimann’ın bize altmış yıl öncesinden ulaşmasına rağmen tazeliğinden hiçbir şey yitirmemiş sesini, ülkesinin utkulu geleceğine olan inancına ve tutkulu idealizmine olduğu kadar dürüstlüğüne ve cesaretine de borçluyuz.




Hazel Bilgen


Dul Ölümsüz Eş Arıyor

David Foster Wallace

çeviren Hazel Bilgen

Yapı Kredi Yayınları



Jean-Louis Fournier eşinin ölümünden sonra gazeteye bir ilan verir: Dul ölümsüz eş arıyor. İlanına Mona Lisa, Édith Piaf, Kleopatra, Pamuk Prenses, Françoise Sagan gibi ölümsüzlüğe adım atmış pek çok kadından yanıt alır. Bir süre önce hayatını kaybeden eşi Sylvie ise gelen mektupları yorumlar ve ölümünden sonra bile eşini kollamaya devam eder.


Fournier kayıp ve yaşama hüznünü muhteşem bir yalınlıkla kaleme alıyor yine. Metin sadeliğiyle belli etmeden okuru hırpalıyor, ara sıra güldürse de gözlerinizin dolmasına asla engel olmuyor. Yazar okura içini döküyor ama pek karşılık alma derdi yok gibi. Gerçi hatalarımızı, üzüntülerimizi anlatsak belki de ondan ancak bu kadar samimi bir karşılık alırdık. Zihnimizi yıpratan pişmanlıklar, kaygılar, can sıkıntılarımız okumaya devam ettikçe soluyor. Fournier her şey çok tatsızken gülebildiğimizde hayatla başa çıkabildiğimizi hatırlatıyor ve fazla söze hiç gerek duymuyor.





Kadir Gülen


Epistemik Adaletsizlik – İktidar ve Bilme Etiği

Miranda Fricker

çeviren Kadir Gülen

Fol Yayınları



Miranda Fricker’in Epistemik Adaletsizlik: İktidar ve Bilme Etiği adlı kitabı, geçen sene çevirdiği beş kitap içerisinde beni en çok etkileyen eser oldu. 2007 yılında ilk kez okurla buluştuğu zaman bu kitabın büyük tartışmalara yol açtığını biliyordum. Fakat kitabın önemi hakkında Türkçe literatürde çok fazla tartışma yoktu.


Kitabın temel konusu adalet gibi klasik bir temadan ziyade, onun tam karşıtı olan ve üzerinde çok fazla kafa yorulmamış bir kavramdı: adaletsizlik. Adaletsizlik öznelerin hangi davranışlarıyla garanti altına alınıyordu? Kadınlar ile erkekler, siyahlar ile beyazlar, seçkinler ile aşağı sınıflar arasında görülen adaletsizlik örneklerinin temelinde yatan pratikler nelerdi?


Fricker biraz daha ileriye gidip adaletsizlik ile davranışların ardındaki epistemik varsayımlar arasında birtakım ilişkiler bulmuştu. Dünyevi iktidar aslında öznelerin yanlış bildiği doğrular üzerinden işlemekteydi. Adaletsizlik sadece yapısal bir iktidarın ikincil etkileri olarak ele alınamazdı; bireylerin her an işleyen ve pratik yaşam düzleminde çeşitli politik ve etik sonuçlar doğuran bir faaliyetler kompleksiydi.


Fricker bu kitabında iktidarı çıplak gündelik işleyişi içerisinde gösterme arzusundaydı ama bu arzuyu sadece birbirinden kopuk örneklere değil, aynı zamanda çok çeşitli iktidar ilişkilerinin belli bir bağlamda ortaklaşa nasıl işlediklerini ve birbirlerini nasıl mümkün kıldıklarını anlatan olaylara dayanarak anlatmak istemişti. Feminizmden sinemaya, siyahların ezilmesinden işçilerin uğradığı haksızlıklara kadar bir dizi kurgusal ve gerçek örneğe yer veren Fricker, öznelerin belli eylemlerinin hem bilgiden hem de bilgisizlikten kaynaklandığını öne sürüyordu. Bilgiden kaynaklı hatalar öznelerin iradi olarak üstlendiği epistemik eylemlerdi. Bilgisizlikten kaynaklı hatalar ise tam tersine öznelerin iradi olarak üstlenmediği ama yine de adaletsizliğe neden olan pratiklerdi. Bilinçli olsun olmasın, ötekilerle kurulan ilişkiler epistemik bazı önyargılarla dolayımlanmıştı.


Bu kitabın önemi, adaletsizliği adaletten daha önemli ve epistemik pratiklerle ilişkili bir kavram olarak ön plana çıkarmasıydı. Benim için bu kitabı Türkçe’ye çevirmenin en önemli tarafı, yepyeni bir terminolojiyi ve tartışmayı gündeme getirmek oldu, diyebilirim. Üstelik kendi gündelik pratiklerimi ve diğer insanlarla ilişkimi düşünmem için can alıcı bir teşvikçi rolü oynadığını da söyleyebilirim.





Kerem Işık



Maali Almeida’nın Yedi Ay Dönümü

Shehan Karunatilaka

çeviren Kerem ışık

Livera Yayınları



Geride bırakmaya hazırlandığımız 2023 yılına dönüp baktığımda epey verimli geçtiğini görmekten mutluluk duydum. Yayın yönetmenliğini yürüttüğüm Livera Yayınları’nda 2023 yılı içinde toplam 50 kitaba ulaştık, hepsi birbirinden heyecan verici bir o kadar kitabın da telifini alıp çeviri süreçlerini başlattık. Tüm bunların yanı sıra, 2024’ün ilk aylarında yine Yapı Kredi Yayınları etiketiyle yayımlanacak öykü dosyamı da tamamlayıp teslim ettim. Çevirisini yaptığım kitaplar arasında beni en çok heyecanlandıran ise hiç şüphesiz, Livera etiketiyle yayımladığımız Maali Almeida’nın Yedi Ay Dönümü oldu.


Shehan Karunatilaka bu romanında okurları, Sri Lanka'nın çalkantılı bir süreçten geçtiği 1980'li yılların kalbine doğru heyecan verici bir yolculuğa çıkarıyor. Arka planına çatışmalar ve siyasi çalkantılarla dolu bir ülkeyi alan Maali Almeida’nın Yedi Ay Dönümü’nde Karunatilaka, yaşam ve ölümden sonraki hayat arasındaki çizgileri merak uyandırıcı bir şekilde bulanıklaştırıyor. Kumar düşkünü bir savaş fotoğrafçısı olan başkahraman Maali Almeida’nın ölümüyle açılan roman, kargaşa içindeki bir ulusun yansıması olduğu kadar entrika, mizah ve gerçeküstücülükten oluşan bir dokuyu ustalıkla yansıtan bir yapıya sahip. Maali Almeida öbür dünyaya geçerken bir yandan zamansız ölümünün ardındaki gerçeği ortaya çıkarmaya, bir yandan da ülkeyi sarsacak güce sahip, özenle sakladığı fotoğraflarının güvenliğini sağlamaya çalışıyor.


Maali Almeida’nın Yedi Ay Dönümü, unutulmayacak karakterler ve Sri Lanka'nın kültürel ve politik manzarasının canlı tasviriyle akıp giden heyecan verici bir roman. Okurları savaşın gerçekleri, yolsuzluklarla boğuşan bir ülkedeki karmaşıklıklar ve insan doğasının kusurlarıyla yüzleşmeye zorlayan büyüleyici bir hikâye.


Bu kitabıyla 2022 yılında Booker Ödülü’nü de kazanan Shehan Karunatilaka hem akıcı üslubu hem de insan olmanın güçlükleriyle mücadele eden kahramanları için yarattığı yer yer fantastik ve doğaüstü olarak nitelendirilebilecek ortamlarla kendi edebiyat anlayışıma çok yakın bulduğum bir yazar olarak öne çıktı ve bu sayede çeviri sürecinin benim için epey keyifli geçtiğini söyleyebilirim. Kendisinin diğer kitaplarını da en kısa sürede Türkçeye kazandırmayı hedefliyoruz.


Bu vesileyle 2024’ün hepimiz için çok daha verimli, sağlıklı ve mutlu bir yıl olmasını temenni ediyorum! Sevgilerimle…









bottom of page